Türkiye Ekonomisinin Dünya Ekonomisi İçindeki Yeri ve Önemi

Dünya Ekonomisinin Genel Görünümü

XX. yüzyılın başlarından itibaren sosyo -ekonomik kalkınma uğruna farklı politikalar uygulanmış olmasına rağmen bütün ülkelerin ekonomik gelişme ve kalkınma sorunlarını çözebilecek tek bir iktisadi model geliştirilemedi. Özellikle XX. yüzyılda yaşanan iki dünya savaşı ekonomik ve toplumsal sorunları daha da ağırlaştırdı. Bu kaotik ortam içerisinde ekonomik sorunların çözümüne yönelik olarak bir kısım ülkeler merkezi planlama modelini uygularken diğerleri kapitalist sistemi benimsedi. Tercihini hür dünya olarak adlandırdığı batı bloku yönünde kullanan Türkiye ise karma modeli uygulamaya koydu.

GSYH ve Büyüme

XX. yüzyılın ikinci yarısında hem GSYH hem de kişi başına gelir açısından dünya ekonomisi geçmişte görülmemiş bir ekonomik performans yakaladı. Özellikle 1950- 1970 yılları arasında GSYH artış hızı yüksek oldu. Üstelik bu büyüme yüksek istihdam artışı ve fiyat istikrarı ile birlikte gerçekleşti. Normal bir büyümeden beklenen de bu idi. 1970’li yıllardan itibaren yükselen enflasyon, uluslararası para sisteminin çöküşü ve petrol fiyatlarında olağanüstü yükselme nedeniyle dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan ekonomik şoklar dünya ekonomisine ağır maliyetler yükledi.

Türkiye’de 1990’lı yıllarda yaşanan siyasi ve ekonomik istikrarsızlığın ardından Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizi yaşandı. Bu krizler bütün ekonomik göstergelerin bozulmasına neden oldu. Nitekim 2000 yılında 273 milyar dolar olan GSYH 2001 yılında 200 milyar dolara geriledi. 2000 yılında uygulamaya konulan “Enflasyonu Düşürme Programı” başarısızlıkla sonuçlanınca bu kez 2001 krizinin ardından “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” uygulandı. Bu programın kararlılıkla uygulanmasının ardından ekonomik büyüme yükseldi. Özellikle 2002- 2007 döneminde sağlanan mali disiplinle birlikte yapısal reformların uygulanması ile Türkiye ekonomisi yüksek oranda büyüdü.

Kişi Başına Gelir

Kalkınmanın ölçüsü olarak ekonomide en fazla anlam yüklenen kavramlardan biri kişi başına düşen gelirdir. Oysa bu kavram kalkınmanın temel göstergelerinden sadece biridir. Zira yoksulluğun her türlüsünü sona erdirmeden, sağlıklı ve kaliteli yaşam ile birlikte gıda güvenliğini ve ekonomik büyüme ihtiyacının ortaya çıkardığı enerji ihtiyacını garanti altına almadan, kapsayıcı ve hakkaniyetli bir eğitim sistemi ve altyapı oluşturulmadan, sosyal gelişme ve cinsiyet eşitliği sağlanmadan kalkınma olmuyor. Yine de ekonomik refahı ölçmek amacıyla GSYH yerine kişi başına GSYİH değerleri dikkate alınan bir kavram olmaya devam ediyor. Önemli olan pastanın büyüklüğü değil her bireye düşen paydır.

İstihdam ve İşsizlik

1980’li yıllardan itibaren az sayıda ülke hariç gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun dünya ekonomisinde istihdam ve işsizlik sorunu ekonomik, siyasi ve sosyal sorunların tepesinde yer almaya başladı. Özellikle küresel ve bölgesel düzeyde yaşanan ekonomik krizler en çok işgücü piyasasını etkileyip ülkelere göre istihdamı daraltıp işsizliğin yükselmesine neden oldu. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre dünyada işgücünün %30’u ya işsiz veya eksik istihdamdadır veya ailesini geçindirebilecek düzeyde ücret alamamaktadır. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde kayıtdışı istihdam; Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaygın yoksullukla birlikte işsizlik çok yüksek, ücretler düşüktür. En önemli sosyo -ekonomik sorun olarak işsizlik her kesimi etkilemekle birlikte diğer yaş gruplarına göre gençleri daha çok etkilemektedir.

Enflasyon

Tarihsel açıdan bakıldığında 1970’li yıllarda dünya genelinde yaşanan petrol şokları sonrasında enflasyon, dünya ölçeğinde büyük bir sorun haline geldiği görülür. Bu tarihten sonra ekonomik istikrarın fiyat istikrarına bağlı olduğu ve fiyat istikrarının günü birlik politikalara bırakılmayacak kadar önemli olduğu görüşü hem akademide hem de politika yapıcılar tarafından kabul görmeye başladı. 1990’lı yıllardan sonra enflasyon, ülkelerin bütçe denkliğine ve finansal istikrara önem vermeleri, dünyada yaşanan likidite artışı nedeniyle Afrika kıtası hariç, tüm dünyada neredeyse yok oldu. ABD ve AB ülkelerinde 1978- 1987 döneminde ortalama %6,5 olan enflasyon, 1992 sonrası %3 ve 2000 sonrası %2’nin altına düştü. Birleşmiş Milletlere (BM) üye olan 193 ülkenin sadece %20’sinde enflasyon oranı %50’nin üzerinde; tamamı Asya ve Afrika kıtasında olmak üzere %100’ün üzerinde olan ülke sayısı 12’dir.

Gelir Dağılımı ve Yoksulluk

Hızla artan küreselleşme, ekonomik bütünleşme ve serbest ticaret hem bölgesel düzeyde hem de dünya ölçeğinde iktisadi, ticari ve mali alanlarda önemli ilerlemeler sağlarken ihmal edilen bir alan olarak gelir uçurumunu daha da artırmış, lokal düzeyde alınan cılız önlemler bu kronik sorunu çözememiştir. BM verilerine göre 1990’ların sonunda dünya nüfusunun en zengin ülkelerde yaşayan %20’lik bölümü dünya hasılasının %86’sına sahipken, en fakir %20’si %1’ine sahiptir. Aradan 20 yıldan fazla bir süre geçmesine rağmen gelir eşitsizliğinin düzelmesi ve yoksulluğun azalması konusunda bir arpa boyu yol alınamamış, eşitsizlik daha artmıştır.

Borçlanma

Borçlanma konusu yeni bir olgu olmayıp tarihsel süreç içerisinde uzun bir geçmişe sahip olup sadece gelişmekte olan ülkeler değil gelişmiş ülkeler de borçlular. Hatta gelişmiş ülkeler diğerlerine göre daha çok borçlular. Yüksek kredi değerliliğine sahip gelişmiş ülkelerin borçlarındaki artış alınan borçların geri ödeme sorununu ortaya çıkarmasa da finansal kesimin önlenemez yükselişi hükümetlerin uyguladığı politikaları etkinsiz hale getirmektedir.