Türkiye’de Ekonomik Krizler

Kriz kavramı, olağan harekette veya süreçte ortaya çıkan olumsuz boyuttaki sapmalardır. Buhran ise büyüme skorlarında gözlenen sapmanın 1 yıldan daha uzun süreli devam etmesidir.

Kriz olgusunu Klasik iktisatçılar geçici bir olgu olarak görülmüş ve ekonominin uzun dönemde bu geçiciliği gidereceğini düşünmüşlerdir. Dolayısıyla ekonomisye müdahale edilmemesi gerekliliğini savunmuşlardır. Keynes ise geçiciiliğin kabulüne karşılık bunun sürekliliğinin önüne geçilmesi amacıyla devlet eliyle müdahale edilmesi gerekliliğinin savunmuştur.

Keynes'in kriz reçetesinde, talep yetersizliğinin eksik istihdamı doğurduğu ve bu durumun üstesinden gelinmesinin ise devlet eliyle talep unsurlarını artırıcı politika uygulanmasını tavsiye etmiştir.

Kriz türleri ise reel krizler, finansal veya bankacılık krizleri, döviz veya ödemeler bilançosu ya da para krizleri, borç krizleri ve ikiz krizler şeklinde alt açılımları vardır. Büyüklüğüne göre krizleri de Küresel krizler, Bölgesel krizler ve Ülkeye özgü kriz şeklinde tasnif etmek mümkündür.

Ekonominin dışa bağımlılık oranı (DBO) veya dışa açıklık oranı (DAO) bakımından yüksekliği, o ekonominin ticari ilişki içerisinde olduğu ülkelerde ortaya çıkan olumsuzluklardan etkilendiğini göstermekte ve bu durum da dış yansıma olarak adlandırılmaktadır.

Osmanlının çökmesine yol açan ekonomik etkenlerin başında sanayileşememek gelmektedir. Osmanlının sanayileşememesinin altında ise yatırımsızlık ve yatırımsızlığın altında da tasarrufsuzluk bulunmaktadır. Osmanlının bu eksikliğinin göstergesi olarak da faizlerin yüksekliği örnek göterilebilir. Osmanlıdan alınan bu olumsuz yapı Türkiye ekonomisinin de en önemli sorunları arasında yer alıp buna bir de dış finansman yetersizliğinin yol açtığı döviz yetersizliği eklenmiştir.

1929 Büyük Buhranı ile birlikte Türkiye krizin etkilerinden sakınmak amacıyla müdahaleci politikalara yönelirken, bu çerçevede devletçilik uygulamasını benimsemiştir. Bunun için de Sovyet uzmanlar ile birlikte Birinci Beş Yıllık Sanayileşme Planını hazırlamış veuygulamaya koymuştur.

II. Dünya Savaşından sonra ile SSCB’nin tazyiklerine karşı durabilmek için Batı Bloğu içerisinde yer almıştır. Batıya yönelimle birlikte karşılaştırmalı üstünlüklere uygun bir dış ticaret rejimine yönelim sçz konusu olmuş ve bu çerçevede 7 Eylül 1946’da TL devalüe edilmiş, 1 ABD Doları 211 kuruştan 280 kuruşa yükseltilmiştir.

Batı yöelimci politikalar bağlamında IMF, Dünya Bankası ve GATT gibi kurum ve kuruluşlara üyelikler gerçekleştirilmiştir.

Krizler ve krizlerden çıkış arayışında önemli rol üstlenen “stand-by anlaşmaları” krize düşen ülke ile IMF arasında yapılan bir anlaşmadır. Türkiye ile IMF arasında yapılan anlaşmaların ise halihazırda 19 adet olduğu gözlenmiştir.

Türkiye ekonomisinde 1946, 1960, 1980 ve 2000’lerdeki düzenlemelerin bir süre sonra yenilenme ihtiyacı doğmasına karşılık, bu ihtiyacın karşılanmaması nedeniyle krizler ile tekrar başa dönüldüğü gibi bir durum tecrübe edilmiştir.

1960-1980 arası dönem iki askeri darbe arası dönem olup bir askeri darbe ile başlayan sosyo-ekonomik yapıdaki yapısal dönüşüm ikinci askeri darbede bir başka sosyo-ekonomik dönüşüm uygulamasını pekiştirmiştir. 1960 darbesi ile birlikte Türkiye’de Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) kurulmuş ve ekonomide de korumacılık bazlı olarak ithal ikameci sanayileşme tesis edilmeye çalışılmıştır. Bu uygulamada tıkanıklıkların sinyali ise 10 Ağustos 1970’de tarihinin üçüncü ağır devalüasyonunun yapılmasına yol açarken, devam edegelen süreç “mini devalüasyonlar dönemi” olarak ortaya çıkmıştır.

Uzak Doğu Asya ülkelerinin yaşadığı ekonomik başarıya ilaveten ABD'de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher’in siyasi önderliğinde 1970’lerde tecrübe edilen stagflasyon olgusuna karşı çıkış arayışı için geliştirilen politikaların da etkisiyle 24 Ocak Kararları olarak ifade edilen 1980’de Türkiye’nin dışa açık ve ihracata yönelik sanayileşme strateisi ile dönüşümü söz konusu olmuştur.

Türkiye ekonomisinde artan cari işlemler açığı, büyümesizlik, kamu açıkları ve kronikleşen yüksek enflasyon olgusu 1994 krizini tetiklemiştir.

1980’deki değişimin olumlu etkileri 1990’larda yeni bir paradigmaya geçişi gerektirmesine rağmen bunun gerçekleştirilememesi sonucunda 2000 Kasım ayında finansal kriz ve 2001 Şubat ayında da döviz krizi yaşanmıştır.

2001’de Kemal Derviş öncülüğündeki yeni bir yapısal dönüşüme gidilmiştir. Bu dönüşümün özllikle dış finansaman açığını karşılamak amacıyla uygulanması gerekli olan yüksek faiz politikası Türkiye ekonomisinde döviz bolluğuna yol açarak düşük kur ve yüksek ithalat ile gerçekleşen bir büyüme trendinin yakalandığı görülmüştür. Ancak bu dönüşümde revizyona gidilememesi de 1998’den itibaren başlayan sanayisizleşme olgusunu derinleştirici etkiler yapmıştır. 2013’ten itibaren ise faktör verimliliğinde baş gösteren sürekli düşüşler ile birleşen sorunlar 12 bin doları aşana fert başına gelirin bu tarihten itibaren sürekli düşüşünün tecrübe edilmesine yol açmıştır. Düşüş trendinin yansımaları ise 2008 yılında sıçrama sağlanan üstorta-gelir grubub içerisinde bulunulan konumu tehdit eder ale gelirken, yaşananların Türkiye açısından orta gelir tuzağına düşüldüğüne işaret ettiği gibi bir sonuç doğurduğu söylenebilir.

Türkiye ekonomisinin tıpkı 1960, 1980 ve 2001'de olduğu gibi yeni bir yapısal dönüşümün arifesinde olduğu söylenebilir.