Vakıf Müessesesi ve Türk Kültüründe Vakıflar
Farklı hukukî tarifleri olmakla beraber vakıf, bir mülkün sahibi tarafından kendi mülkiyetinden çıkarılarak (Allah’ın malı hükmünde tutularak) menfaatinin belli şartlarla ihtiyaç sahiplerine ve kamu hizmetine sürekli tahsis edilmesidir. Vakfı yapan kimseye vâkıf denir.
Türk kültüründe Orta Asya’dan itibaren bu kuruma ait bir takım uygulamalar görülmekle birlikte vakıf müessesesinin asıl inkişafı, insanları sürekli birbirleri ile yardımlaşmaya teşvik eden İslam dininin kabulü ile başlamıştır. İlk Türkİslam devletlerinde uygulama alanı gittikçe yaygınlaşan ve kurumsal yapılanmasını şekillendiren vakıf müessesesi, Osmanlı Devleti’nde ise ülkenin en ücra köşesine kadar yayılmış, kurulan tesisler ve yapılan hizmetlerle tüm Osmanlı tebaasına birçok alanda kamu hizmetleri ulaştırmıştır.
İslam dininin temel referans kaynağı olan Kur’an-ı Kerim’de kurumsallaşmış bir yapı olarak vakıfla ilgili herhangi bir hususî ifade mevcut değildir. Ancak, toplumun hem manevi hem de maddi hayatına istikamet veren Kur’an-ı Kerim’de, birlik ve yardımlaşma duygusunu artırmak için iyilik yapmak, sadaka vermek, infak etmek ve ihsanda bulunmak gibi tavsiye ve emirlerin bulunduğu birçok âyet mevcuttur. Birçoğu vakfiyelerde de zikredilen bu âyetlerde “Sevdiğiniz şeylerden sadaka vermedikçe cennete giremezsiniz. Allah yolunda ne harcarsanız muhakkak Allah onu bilendir.” , “Allah’a gönül hoşnutluğu ile ödünç vermek… ”, “Allah yolunda infak etmek ”, “Mallarını gece, gündüz, gizli ve açık infak edenler…” gibi ifadelerle kişilerin toplumdaki diğer insanlarla yardımlaşma ve bu konuda bir mesuliyet bilincine varma hususları teşvik edilmektedir. Kur’an-ı Kerim’deki bu âyetlerin yanı sıra vakfın gelişmesini teşvik edici olan Hz. Muhammed’e ait pek çok hadis ve uygulamalar da mevcuttur.
Muhtelif dönemlerde kurulan vakıf câmiler, mescitler, medreseler, imaretler ve benzeri vakıflar, şehirlerin gelişmesinde önemli rol oynamışlardır. Sivas’ta 1217’de yaptırılan dârüşşifa, Artukoğulları’nın 1178’de Mardin’de yaptırdığı vakıf eserler, İlhanlılar devri Amasya’da 1305’te yaptırılan dârüşşifa, Anadolu Selçuklularının Kayseri’de yaptırdığı Gevher Nesibe Dârüşşifası ve
Anadolu Türk Beylikleri devrinde inşa edilen vakıf müesseseleri bu şehirlerin fizikî dokusunun oluşmasında etkili olmuştur. Aydınoğullarından İsa Bey’in 1375’te Ayasluğ’da yaptırdığı cami, Amasya’da 1209’de kurulan Halifet Gazi Medresesi, Ramazanoğlu Pîrî Bey’in Adana ve civarında yaptırdığı vakıflar, bu dönemde Anadolu coğrafyasında yaptırılan birçok vakıf eseri örneklerindendir.
Osmanlı Devleti’nde daha ilk beyler zamanında başlayan, devletin siyasî ve malî kudretinin gelişmesine paralel olarak gelişip artan vakıfların, Osmanlılar dönemindeki ilk müessisi, Orhan Gazi olmuştur.n içeriğin sonunda konunun tümünü kapsayacak şekilde özet hazırlanmalıdır.
Vakıf müessesesinin önemli unsurlarından biri de vakfiyedir. Vakıf kurucularının kararlarını ve şartlarını içeren bir belge olan vakfiyeler, kadı tarafından tescil edildikten sonra geçerlilik kazanırdı. Bu bağlamda vakfiyelervakıflara hayatiyet sağlayan hukukî belgelerdir.
Tanzimat sonrası dönemde vakıfların bir elden kontrolünün sağlanması için 1826’da Evkaf-ı Hümayun Nezareti’nin kurulduğu görülmektedir. Osmanlı Devleti’nde vakıfların idare ve denetim sistemi, kendisinden önceki Türkİslam devletlerinde mevcut olan sistemden pek farklı değildi. Devletin kuruluşundan itibaren sahip olduğu coğrafyadaki vakıfların teftiş ve kontrolü, vakıf yapan kişilerin tayin ettikleri nâzırlar ve mütevelliler ile devlet tarafından kontrol için atanan müfettişler ve kaza teşkilatı mensubu olan kadılar tarafından yürütülmekteydi.
Vakıflarda ana yönetici kadro, vakıf işlerini vakfiye şartlarına uygun idare ve riayet etmek üzere tayin olunan mütevelli, vakfın gelir, erzak ve eşya kayıtlarını tutmakla yükümlü olan kâtip ve vakfın gelirini toplamakla görevli olan câbiden meydana gelmekteydi. Osmanlı vakıflarının çoğunda, birinci dereceden vakıf yöneticiliği görevi olan mütevellilik, eserlerin bânisi veya bu kişinin ailesi tarafından yürütülmekteydi.
Osmanlı Devleti’nde askerî sınıf tımar sistemi ile gelirlendirilip istihdam edilirken medreselerden mezun olan ilmiye sınıfı ise vakıflar vasıtasıyla kurulan vakıf kurumlarında vazife yapmakta idiler. Bu şekilde askerî ve ilmiye sınıfı arasında bir sosyo-ekonomik denge oluşturulmaktaydı.
Vakıflar ekonomik faaliyetler de yürütmekteydi. Vakıf paraları, şehrin ticari ve sanayi merkezlerinde işletilmekte, mevcut ekonomik düzen içerisinde özel ve devlet yatırımının yanı sıra üçüncü bir müteşebbis rolünü üstlenmekteydi. eriğin sonunda konunun tümünü kapsayacak şekilde özet hazırlanmalıdır.
Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar devam eden Evkaf-ı Hümayun Nezareti, Yeni Türk Devleti’nde yerini 1920’de Şeriye ve Evkaf Vekaleti’ne 1924’de ise başbakanlığa bağlı bir genel müdürlük olan “Vakıflar Umum Müdürlüğü”ne bırakmıştır.