Türklerde Şehircilik

Osmanlı döneminde kullanılan "şehir" sözcüğü, Orta Asya’da "balık" kelimesiyle ifade edilmekteydi. XI. asırdan itibaren Karahanlılar ve Oğuzlar arasında köy, şehir ve kale anlamı taşıyan "kend" sözcüğünün şehir anlamında kullanılmaya başlandığı görülmektedir.Orta Asya Türk şehirleri genel olarak kare planlıdır. Şehirleri çevreleyen surlar ve onu da çepeçevre saran su hendekleri mevcuttur.

Kentin merkezinde ise yığma tepelerden oluşan yükseltiler bulunmaktadır.

Hz. Muhammed'in özellikle Medine’deki tüm mekânsal uygulamaları sonraki dönemlerde oluşacak İslam şehri olgusunun temellerini teşkil edecektir. Medine’ye hicret ettikten sonra yaptırdığı Mescid-i

Nebevi’de ibadetlerin yanı sıra eğitim-öğretim, adalet, idare ve diğer işlerin görülmesini de sağlayarak İslam dünyasında ilerleyen yıllarda oluşacak olan cami merkezli yapılaşmanın ilk örneğini oluşturmuştur.

Orta Asya’da kurulan kentlere ait işlevsel yapıların farklı itici güçleri bulunmaktaydı. Kadim Türk gelenekleri neticesinde ülkedeki idari bölümler, hanedan üyeleri tarafından idare edilmekteydi. Bu askerî valiler tarafından idare edilen ve eyalet merkezleri konumundaki şehirlere, Ordu-Balık, BeşBalık şehirleri örnek gösterilebilir. Turfan gibi dokumacılık faaliyeti ile iktisadi bir özelliğe sahip şehirler de mevcuttu. Ekonomik faaliyetleri ile öne çıkan şehirlere bakırcılığın önemli yer aldığı Bakır-Balık, ipekçiliğin yapıldığı Hami şehirleri örnek verilebilir. Yine ticaret yolları üzerinde bulunan ve bir müddet sonra ticarî merkezlerden şehir hâline dönüşen Ordu Pazarı, At Pazarı gibi yerleşmeler de mevcuttu. Askerî özellik gösteren kale ve benzeri yerlerde T’ouman Cheng, Tok Kale gibi şehirler bulunmaktaydı. Ayrıca savaşlarda kadınların ve çocukların güvenliğini sağlamak için sarp arazilerde kurulan Hatun-Balık gibi kentlerin varlığı bilinmektedir.

1071’den itibaren Anadolu’ya yerleşen Türkler, Anadolu coğrafyasında ele geçirdikleri şehirlere cami, medrese, zaviye ve benzeri vakıf eserler inşa ederek buralara Türk nüfusu yerleştiriyorlardı. Yeni şehirlerin kurulmasıyla birlikte Anadolu’da yeni bir şehir yapısı doğmuştur. Türkmenler belirli bir oranda yerleşik hayata geçmeye başlamışlardır. Bizans’ın son devirlerinde azalan ticaret, Anadolu Selçuklularının faaliyetleri ile yeniden canlanmıştır. Anadolu

Selçukluları, kıyı ticaretinin yoğun olduğu sahilleri ele geçirerek şehirlerarasında güçlü bir kervansaray ağı ile şehirlerin içinde ve dış kesimlerinde pazarlar oluşturmuşlardır.

Osmanlı belgelerinde şehir, “Cuma kılınır ve pazar durur yer.” olarak tanımlanmaktadır. Bu hâliyle kendinden önceki Türk ve İslâm şehirlerinin ana karakteristik özelliklerine sahip olan Osmanlı şehri, merkezde bulunan bir cami veya külliye etrafında her birinde bir mescidin bulunduğu birbirlerine fiziksel ve sosyal yapılarla eklemlenen mahallelerin yayılımından oluşmuştur.

Vakıflar yolu ile yaptırılan cami yahut içinde cami ile birlikte mektep, medrese, aşevi, kütüphane, han ve hamam gibi yapıların bulunduğu külliyeler, şehrin merkezini oluştururdu. Merkezde bulunan meydan üzerinde ayrıca yerel idarecinin "saray" adı verilen hükümet konağı, lonca binaları ve depo vazifesi gören bedesten bulunurdu.

Merkezde konumlanan bu mekânların hemen çevresinde ise zanaatkâr ve esnaflardan oluşan çarşı yer alırdı. Çarşıların merkezi oluşturan binaların etrafında veya buralardan kapılara uzanan ana yollarda ya da mahallelere doğru uzanan yollar üzerinde konumlandıkları da görülmekteydi.

Osmanlı şehirleri, 1839’da Tanzimat’ın ilanıyla birlikte idari ve imar-iskân bakımından önceki dönemden farklı bir yapılanma içerisine girmiştir. Tanzimat’ın ilanından önce 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması kadıların şehirlerde beledî hizmetleri yerine getirmesinde önemli bir destekten mahrum kalmalarına neden olmuştur. Bunun üzerine kadıların beledî yetkileri ellerinden alınarak, merkezde“İhtisap Nazırlığı” adıyla kurulan teşkilatın taşradaki uzantısı olan İhtisap

Müdürlükleri’ne verilmiştir. 1836’da kurulan Evkaf Nezareti ile vakıfların idaresi bu nazırlığa bırakılınca kadıların şehir idaresi ile ilgili görevleri büyük ölçüde son bulmuştur. 1839 Tanzimat’ın ilanı ile birlikte başta başkent İstanbul olmak üzere şehirlerin idari yapıları yeniden şekillendirilmiştir. Ancak bu yapılanmanın ilk uygulamaları 1854’te başlamıştır.

1864’te ise Vilâyet Nizamnâmesi ile seçilmiş üyelerden oluşan belediye meclisleri kurulmuştur. Ancak bu meclisler istenilen ölçüde teşkilatlanamamıştır. 1876’da ilan edilen I.Meşrutiyet ile belediyecilik alanına yeni bir düzen getirilmiştir. “Vilâyetler Belediye Kanunu” ile belediyelere tüzel kişilik kazandırılmış, modern mânâdaki beledî hizmetlerinin sorumluluğu onlara yüklenmiştir. Belediyeler, belediye reisi ve daire meclisinden ibaret olup üyeler seçimle gelir, başkan ise hükümet tarafından üyeler arasından atanırdı.