Türklerde Ekonomik Hayat
İslâmiyet'ten önce kurulan Türk devletlerinde ekonomik hayat başta hayvancılık olmak üzere tarım ve ticarete dayanmaktaydı. Hun, Göktürk ve Uygurların yetiştirdikleri belli başlı hayvanlar at, koyun, deve, sığır, eşek, katır ve manda idi. Bu devletler komşuları olan Çin'e canlı hayvan ve hayvan ürünleri satıyorlar, karşılığında ipek, tahıl ürünleri ve içecek alıyorlardı. Tarım ve ziraat ile Türklerin uğraştıklarını gösteren tarla ve darı gibi bazı kültür kelimelerine de sahibiz. Çin başkentinden başlayıp batıda Antakya’da sona eren İpek Yolu ve buradan yapılan ticaret ise konar-göçer Türk devletleri için önemli bir gelir kaynağıydı ve Doğu ile Batı arasında her anlamda bir kültürel geçiş imkânı sağlıyordu. İpek, yeşim taşı ve lacivert taş gibi kıymetli doğu malları ve hububat Türklere ve batıya giderken, Türklerin sattığı hayvanî ürünler ise batıya transfer ediliyordu.
10. yüzyıldan itibaren İslâm dinini kabul etmeye başlayan Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu gibi ilk Müslüman Türk devletlerinde hayvancılık yine ekonominin temelini oluşturuyor, ilk sırayı koyun ve at alıyordu, ama artık sığırın da yoğun bir şekilde yetiştirilmeğe başlandığı görülüyor. İslâmiyet'ten önceki duruma nazaran tarım, halkın geçim vasıtaları arasında önemli bir yer tutmaya başlamıştı. Dîvânü Lugâti’t-Türk ve Kutadgu Bilig gibi Türk eserlerinde tarım, ziraat ve hayvancılıkla ilgili bazı kelime ve meslek isimleri geçmektedir. Bu dönemde İpek Yolu’nun kavşak noktaları ve batıdaki güzergâhı tamamen Türklerin elinde bulunuyordu. Ticaretin rahat ve güvenli yapılabilmesi için yol boyunca belirli yerlerde kervansaraylar ve hanlar yapılmış, mallar devlet güvencesi altına alınmıştır. Özellikle Anadolu Selçuklu Devleti ekonomisinde tarım ve ticaret son derece önemliydi. Anadolu'dan geçen ticaret yolları üzerine çok sayıda han ve kervansaray yaptıran devlet idarecileri, birçok yerde uluslararası panayır yerleri açtırdıkları gibi yıllık ve haftalık pazarlar düzenleyerek buralarda doğunun ve batının ürünlerinin satılmasına, ülkenin zenginleşmesine, değişik kültürlerin birbirlerini tanımasına vesile olmuşlardır. Anadolu, 13. yüzyılın ilk yarısında iktisadî açıdan büyük bir zenginlik içerisindeydi. 11. Yüzyıl sonlarında yapılan Haçlı Seferleri ve 13. yüzyılda meydana gelen Moğol istilası, kısa dönemde siyasi ve ekonomik bir çöküş dönemi oluşturmuş ise de bu durum Osmanlı Devleti ile büyük ölçüde değişmiştir.
Osmanlı malî teşkilatının en büyük âmiri defterdardır. Fatih Kanunnâmesi’nde “padişah malının mutlak vekili” olarak tanımlanan defterdar, sadrazama karşı sorumluydu. Selçuklularda müstevfî olarak bilinen defterdar adı, Osmanlılara İlhanlı malî teşkilatında bulunan “Defterdar-ı Memalik” kurumundan geçmiştir. Kaynaklarda adına ilk kez II. Murad döneminde rastlanan defterdarlık, II. Bayezid devrine kadar bir başdefterdar ve yardımcıları olarak mevcutken, II. Bayezid devrinden itibaren Rumeli ve Anadolu defterdarı olmak üzere sayıları ikiye çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nde malî teşkilatta yapılan reformlar neticesinde defterdarlık kurumu yerini 1838’de Maliye Nezareti’ne bırakmıştır. Fatih Kanunnâmesi’nde Osmanlı Devleti’nde her yıl bir bütçe hazırlandığı anlaşılmakta ise de bunlar, bir sonraki yıla ait gelir ve giderlerin tespit edildiği ve yasama organının onayından geçen modern mânâdaki bütçe anlayışına göre düzenlenmemiştir. Osmanlı Devleti’nin, Hazine-i Hümâyûn ve Hazine-i Enderun olmak üzere iki temel hazinesi mevcuttu. Sadrazamın tasarrufunda bulunan maliye hazinesi, Dış Hazine olarak adlandırılan Hazine-i Hümâyûn’dur. Hazine-i Enderun (İç Hazine) savaş ve diğer olağanüstü durumlarda ortaya çıkan harcamalar için bir yedek hazine konumundadır. Osmanlı Devleti’nde vergi yükümlülükleri şer’î ve örfî olarak iki temel unsura dayalıdır. Şer’î vergiler İslâm hukukuna dayalı vergiler olup, Müslümanlar için öşür, gayr-i müslimler için cizye ve haraçtan oluşmaktadır. Öşür, halkın ürettiği ürünlerden, özellikle de hububattan alınan vergidir. Cizye, Müslümanlığı kabul etmeyenlerin devlet tarafından güvenliklerinin sağlanması ve askerlik hizmetlerinden muaf olmaları karşılığında kendilerinden alınan bir vergi idi. Gayr-i müslim ülkelerin fethinden sonra yerli halkın elinde bırakılan topraklara ise Haraç arazisi denmekteydi.Örfî Vergiler: Çift resmi, bir köylünün bir çift öküzle sürebileceği arazi anlamı taşıyan “çift” sözünden gelmektedir. Arazinin konumu ve verimliliğine göre 60 ila 150 dönüm arasında değişen büyüklüklerde olan çiftlikler, evli olan reayaya (çiftçiye) verilirdi. Bir çift büyüklüğünde toprağı işleten çiftçinin vermesi gereken vergiye çift resmi (vergisi) adı verilirdi. Bir çiftin yarısı kadar araziye sahip olanlar ise nim-çift (yarım çift) vergisi öderlerdi. İpençe??? resmi, Müslüman ahaliden alınan çift vergisi karşılığında gayr-i müslimlerden alınan bir vergi olup, çift vergisinden farklı olarak kişi başına alınan bir vergi idi. 1839’da ilan edilen Tanzimat sonrasında ise tüm yükümlülükler kaldırılarak örfî vergilerde tek vergi alımı yoluna gidilmiştir. Köylerde muhtar, imam ve papazlar vasıtasıyla alınması planlanan vergiler için gelir sayımları yapılmıştır. 1856 yılındaki Islahat Fermanı ile birlikte bir vergi düzenlemesi yapılarak emlak, arazi ve gelir vergileri birbirlerinden ayrılmıştır.Osmanlı Devleti’nde dış ticarete ait karayolu, İran üzerinden Semerkant’a ulaşan, eski “İpek Yolu” olarak bilinen yol, Arabistan’a giden Şam yolu ve İstanbulBelgrad Yolu’dur. Bu ticarî yollar üzerinde tüccarların kalabilmeleri için hanlar ve kervansaraylar inşa edilmiş, geçit bölgelerinde ve köprülerde “derbentçi” denilen muhafızlar görevlendirilmişti. Osmanlı Devleti’nin yakın ve uzak komşuları ile olan ticareti, Trabzon, İstanbul, İzmir ve İskenderun limanlarının önemini artırmıştı.Başlangıçta Osmanlılar, İtalyanlar ve İranlılar arasında yapılan ticarete daha sonra Fransızlar da katılmış, Fransızlara kapitülasyonlar verildikten sonra kendilerine ticarî imtiyaz verilen diğer Avrupa ülkeleri de bu ticarete katılmışlardır.