Duygusal Zekâ
Duygularımız, yaşamımızda neler yapabileceğimizin sınırlarını belirler. Duygulara ilişkin tutarlı kalıpların oluşması bakımından üç özellikten bahsedilmektedir. Birincisi, olumlu ve olumsuz duygular arasında birkaç ana boyut üzerinden yakın ilişkiler vardır. Bu durum duygusal etkilenirliktir. İkincisi duyguların hissedilmesi insanlar arasında farklı dalga boylarında oluşur. Buna duyuş şiddeti denir. Üçüncüsü de her insanın duygularını çevresindekilere farklı biçimlerde yansıtıyor olmasıdır. Bu da dışa vurma olarak ifade edilmektedir.
Duygusal zekâ; kişinin kendinin farkında olması, kendini yönetebilmesi, kendini motive edebilmesi, empati kurabilmesi ve sosyal ilişkilerini yürütebilmesi sürecidir”.
Bu çalışmada duygusal zekânın nörobiyolojik yapısı üç katmanlı beyin modelinden yararlanılarak açıklanmaya çalışılmıştır. Bu yapıya göre, R kompleksi yani sürüngen beyin, ilkel bölümdür ve kertenkele gibi sürüngenlerin beyin özelliklerini içerir. Bu nedenle de tıpkı hayvanlar gibi, temel fizyolojik ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik davranışları oluşturur. Limbik sistem; korteks ile beyin sapı arasındaki bölümdür, fakat aynı zamanda korteksin bazı bölümlerini de içerir. Bu bölge de hayatta kalabilmemiz için önemli işleve sahiptir. Sürüngen beyin olan R kompleksinin ilkel tepkilerini sunmasını engelleyen, duygusal zekâ bakımından da önemli rolü olan bir bölümdür. Limbik sistem duygusal oluşumu yapılandıran bölümdür. Prefrontal korteks (Alın korteksi), alnımızın hemen arkasında frontal lobun içinde olan bölümdür. Prefrontal korteks ilkel güdülerle hareket etmek yerine, dürtülerimizi kontrol etmemizi; doğru ortamda, doğru biçimde, toplumsal kurallara uygun tepkiler vermemizi sağlayan duygusal zekamızın oluşumunda etkilidir.
Duygusal zekanın hem kişilik özelliği hem de yetenek bakımından ölçümlerinde iş performansı ile korelasyonu görülmüştür. Bu korelasyon daha çok, “duygusal emeğin” en üst düzeyde iş gerekliliğinde olduğu işlerde (örneğin müşteri temsilciği, tıbbi bakım hizmetleri gibi), duygusal emeğin en alt düzeyde gerektiği (örneğin bilgisayar yazılımı, yazarlık) işlere nazaran daha yüksek oranda saptanmıştır (r=0.24- 0,59’a karşı r=0,01-0,43). Duygusal emek, bireyin vücut dilini, sosyal rolüne veya işinin gereklerine uygun biçimde düzenleyebilmesi için duygularını kontrol altına alması, duygu durumunu yönetebilmesidir.
Coleman’ın modelinin ilk boyutu duyguların farkında olmak üzerine kuruludur. Duyguyu bilmek hem bireyin kendi duygusunu hem de diğer insanların hangi duygu durumunda olduklarını fark edebilmesidir. Bu bağlamda bireyin kendinin farkında olması ve diğer insanların hangi duygu durumunda olduklarını kavrayabilmesi yani empati yetilerine sahip olması gerekmektedir.
Coleman’ın modelinin ikinci boyutu ise duyguları yönetmek üzerine kuruludur. Bireyin kendisini yönetebilmesi, kendini motive edebilmesi, sosyal ilişkilerini yönetebilmesidir. Bu iki boyuttan hareketle, Coleman’ın yapılandırdığı duygusal zekâ modelinin unsurlarını şu şekilde sıralayabiliriz: Kendinin farkında olmak, kendini yönetebilmek, kendini motive edebilmek, Empati kurabilmek ve Sosyal ilişkileri yönetebilmektir.
Kendinin farkında olmak, bireyin kim olduğunu kendisine sorması, kendi içsel kaynaklarını, güçlü ve zayıf yönlerini, özdeğerlerini, alışkanlıklarını, hayattan beklentilerini belirleyebilmesi, yaşadığı duyguların ne olduğunu ayırt edebilmesi anlamına gelen özbilince (benlik bilincine) sahip olmasıdır. Benlik bilincini geliştirmenin en etkin yollarından biri içgörü (duygusal bilinç) yapabilmektedir.
İçgörü yapabilmek, duygularımızı yönetebilmenin de önemli bir yoludur. Bireyin yaşadığı an içinde “şu an ne hissediyorum?” , “niçin böyle hissediyorum?” gibi sorularla kendisini başka birini izliyormuşçasına, tarafsız biçimde sorgulayabilmesidir. İnsanların öz değerlendirme yaparken “kendini kayırma” eğilimleri vardır. Oysaki benlik bilincinin sağlıklı olması için öz değerlendirmenin nesnel, gerçek düzeyde yapılması gerekmektedir.
Öz denetim, duygusal zekânın bireydeki varlığının da en önemli göstergelerindendir. Öz denetim, kendisine ve başkasına zarar verecek, duygularını dizginleyerek, doğru zamanda, doğru biçimde ve doğru ölçüde, kurallara uygun davranmaktır. Yaşam sorumluluğunu üstlenmiş olan bireyin, gerektiğinde özeleştiri yapabilmesini de gerektirir.
Yaşamımızı sürdürebilmemiz için gerekli hedefleri başarabilmemiz için belirli bir stres düzeyini yaşamamız gerekmektedir. Fakat stres düzeyi belirli bir sınırın üzerine çıktığında panik durumuna dönüşmekte ve özellikle zihinsel performans gerektiren işlerde başarısızlığa yol açabilmektedir.
Öfke en yıkıcı duygulardan biri olsa da, öfkeyi kendi lehimize kullanabilme şansımız vardır. Bu şansı kullanabilirsek öfke bizim için önemli bir yol göstericidir. Çünkü insanların genel olarak kendilerini ilgilendiren, sonuçları kendi yaşam hedeflerini, isteklerini vs. olumsuz etkileyen veya bunlarla çelişen durumlara öfkelendikleri belirtilmiştir. Bu sebeple öfkenin kaynağını bulmak, kendimizle ilgili problemin varlığını da keşfedebilmek demektir.
Motivasyon ise insanları bir işi yapmak, bir davranış değişikliğini sağlamak veya bir soruna çözüm bulmak gibi bir hedefi başarmak için harekete geçirme, bu işi yapmak istemesini sağlama olarak tarif edilir. Motivasyon hedefe ulaşmak için harcanan bu çabanın sürekliliğini sağlayan itici güçtür. Bireyin kendini motive etmesi bakımından başarı güdüsünün önemi büyüktür.
Her insanın başarı güdüsü farklı yoğunluktadır. Başarı gereksinmesi bir görevi veya bir davranışı en yüksek standartta yerine getirebilmeyi istemektir. Bu gereksinim bağımsızlık ihtiyacı ile bütünleşmiştir. Yüksek başarı ihtiyacında olan bireyler görevin zorluk derecesi ile doğru orantılı biçimde güdülenirler.
Duygusal zekânın yüksek oluşunun göstergelerinden biri de kendi yaşam sorumluluğunu üstlenmektir. Duygusal zekâsı yüksek insanlar; zamanını ve enerjilerini akılcı biçimde kullanabilen, etkin yani proaktif insanlardır.
Empati bir kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyarak olaylara onun bakış açısını, duygu durumunu doğru kavrayabilmesi, hissetmesi ve bu durumu ona iletmesi sürecidir.
Sosyal kaygısı olan insanların, kendilerinde eksik olan öz güveni kazanmaları gerekmektedir. Bunun için de öncelikle özbilinç sahibi olmaları, öz değerlendirmelerini gerçekçi düzeyde yapabilmeleri, kendilerini sosyal ilişkilerini kurmak ve sürdürmek konusunda motive edebilmelidirler.
İlişkilerde kişiler arası sınırların iyi belirlenmesi gerekmektedir. Taraflar bu sınırları iyi belirleyebilmişlerse ilişki sağlıklı biçimde sürdürülür. Taraflardan biri diğerinden üstün konuma geçmişse tümleyici ilişki oluşur. Tümleyici ilişkide, baskın olan taraf diğer tarafın duygusal boşluğunu doldurmakta, onun danıştığı, yönlendirdiği kişi olmaktadır. Simetrik ilişkide ise taraflar birbirlerini eşit düzeyde görürler. Birbirlerinin sınırları eşit düzeydedir.