Sosyal Refah Düşüncesi ve Sosyal Refah Devletinin Tarihsel Gelişimi

Sosyal refah terimi;

1) İnsanların tüm iyilik durumunu,

2) Bu duruma erişmek için gerekli sistemi,

3) Bu amacı gerçekleştirmekle yükümlü olan devletin niteliğini belirlemek için üç ayrı anlamda kullanılmaktadır.

Refah devleti alanında yapılan araştırmalar uygulama açısından birbirinden oldukça farklı yapılanmaların varlığına işaret etmektedir. Araştırmacılar tarafından belirli kriterlere göre ülkelerin sosyal, kültürel ve ekonomik yapıları incelendiğinde farklı refah devleti sınıflandırmaları ortaya çıkmaktadır. Gelişmiş Batı ülkeleri bağlamında Andersen üç tip refah rejimi tanımlamıştır. Bunlar, "Piyasa Merkezli Anglosakson Model"; çalışılan işteki konuma dayanan farklı statülere ve aileye ağırlık veren "Muhafazakâr Model" ve eşit vatandaşlık hakları temelindeki devlet müdahalesinin önem kazandığı "Kuzey Avrupa Modeli"dirRefah devletinin gelişimi, Sanayileşme Öncesi, Sanayileşme Sonrası, Yükselen Refah Devleti Dönemi ve neoliberal Politikalar Sonrası olmak üzere dört alt başlık altında incelenmiştir. Kapitalizmin beşiği olan İngiltere, 1601 ve 1834 Yasaları ile Batılı ülkelerde yoksullara yardım alanında öncü olmuştur. İngiltere’de 1300’lerin ortası ile 1800’lerin ortası arasında birçok “ Yoksullar Yasası” kabul edilmiştir. Ancak bunlardan en önemlisi 1601’de kabul edilen Elizabeth Yoksullar Yasası’dır.

Sanayileşme, Sanayi Devrimi ile oluşan ve İngiltere’de başlayarak Batı Avrupa ülkelerine yayılan dönemi ifade etmektedir. Sanayileşme süreci ve kapitalist üretim tarzına geçiş gibi ekonomik değişimler; kentlere göç ve işçi sınıfı -işveren sınıfının oluşması gibi sosyal değişimler; işçi sınıfının siyasal kimlik kazanması gibi ideolojik değişimler ve mutlakiyetçi yönetimlerden demokratik yönetimlere geçiş gibi politik değişimler refah devletine geçişte çok önemli bir rol oynamıştır. Önceleri, işçi –işveren arasındaki problemlere çözüm bulmak amacıyla ortaya çıkan devlet müdahalesi, daha sonra giderek genişlemiştir. Büyük Buhran, kurumsallaştığı ve güçlü olduğu düşünülen kapitalizmin, sanıldığı kadar güçlü temelleri olmadığını göstermiştir. Bu durum devletlerin topluma ve ekonomiye kapsamlı ve güçlü kurumlar kurma yoluyla müdahil olması gerektiği fikrini pekiştirmiştir.

Refah devletlerinin asıl gelişimi, II. Dünya Savaşı sonrasında yaşanan “Altın Çağ”da (1945 - 1975 arası) mümkün olabilmiştir. 1960’ların başında iyimserlik hâkimdi. Yoksulluğun zamanla yok olmaya başladığı, ırksal bütünleşmenin başladığı ve diğer sosyal sorunların basit ve acısız çözüldüğü altın bir çağ yolunda olunduğuna dair bir düşünce egemendi. Sosyolojinin gelişmesi ve 60’lı yılların ruh hâli, sosyal kurumların toplumun ihtiyaçlarını karşılamadaki yeterliliğinin sorgulanmasını da beraberinde getirmiştir.

1970’lerin ikinci yarısından itibaren iktisat politikaları neoliberal paradigma doğrultusunda yeniden tanımlanmaya başlanmıştır. Buradaki anlayış değişikliği şudur: problemlerin çoğunu çözecek olanın “Devlet” olduğuna inanan görüş yerine sorunu devletin kendisi olarak gören bir anlayışın benimsenmiş olmasıdır. Böylece, ticaretin serbestleşmesi, sermaye hareketleri önündeki engellerin kalkması, kamu harcamalarının kısılması konuları ön plana çıkmıştır. Küreselleşmenin ve neo -liberal piyasa ekonomisinin hâkim paradigma hâline geldiği 1970’lerin ikinci yarısında ve özellikle 1980 sonrasında, devletin işlev ve fonksiyonları da yeniden sorgulamaya tabi tutulmuş ve süreç içinde kamu yönetimi sisteminin yeniden yapılandırılması ile kamu hizmeti anlayışının değişimi gündeme gelmiştir. Son dönemde sosyal refah devletlerinin edindiği görevler artmış, adil gelir dağılımı, ekonomik faaliyetleri düzenleme gibi işlevleri oluşmuştur.

İçinde bulunduğumuz dönemde ülkelerin sosyal refah harcamalarına zamanla daha fazla önem verdiği/vermesi gerektiği sonucuna varabiliriz. Sosyal harcamaların artışında en fazla rol oynayan unsurlar devletlerin eğitim, sağlık, sosyal güvenlik alanlarına zamanla daha fazla ilgi göstermeleri ve duyarsız kalamamalarıdır.