Yoksulluğun Tarihsel Gelişimi

Yoksulluğun Arka Planı

Yoksulluk bir insan hakları ihlali olarak ekonomik, sosyal, kültürel, politik ve etik yönleriyle ele alınmakta ve soruna bu açılardan çözüm önerileri geliştirilmektedir. Ancak yoksulluk tartışmalarında bu noktaya gelinmesi kolay olmamıştır. Örneğin modern öncesi toplumlara bakıldığında yaşam koşullarının güçlüğü, toplumdaki eşitsizlikler ve şiddetli yoksulluk son derece yaygındı ve sıradan durumlar olarak kabul edilmekteydi.

Yoksulluğa yönelik tutumların tarihsel gelişimi incelendiğinde konunun bir hayırseverlik meselesi olarak, tembellik ve çalışma ile ilgili bir mesele olarak, bir vatandaşlık meselesi olarak ve bir çalışan refahı meselesi olarak ele alındığı dönemlerden bahsetmek mümkündür.

Yoksulluğun tarihi Orta Çağ’daki kıtlıklardan 1929 Dünya Ekonomik Bunalımı'na, Orta Doğu’daki savaşlardan 1970’lerden sonra gündeme gelen çalışan yoksulluğuna ve Afrika’da hâlen yaşanan kıtlık ve açlık salgınlarına kadar tarih boyunca yaşanan trajedilerin tarihidir.

Yoksulluk kavramının tarihsel gelişimi ise gelir ve tüketim temelindeki mutlak yoksulluk tanımından göreli yoksulluk tanımlarına doğru gelişmiştir. Yoksulluk önce bu ekonomik tanımdan hareketle bir gelir ve tüketim sorunu olarak algılanırken sonradan göreli yoksulluk tanımlarının yaygınlaştığı ve kapsam olarak giderek genişlediği görülmektedir. Güncel hâliyle yoksulluk ekonomik, sosyal, politik ve etik yönleriyle çok yönlü bir kavram olarak ele alınmaktadır.Sanayi Öncesi Dönem'de yoksulluk yaygın olarak görülüyor ve ortalama yaşam standartlarının zaten düşük olması, dolayısıyla olağan görülüyordu. Kıtlık, kuraklık, salgın hastalıklar, iklim koşulları gibi nedenlerle şiddetli yoksulluk yaygın olarak görülüyordu.

Sanayileşme ile birlikte yavaş yavaş nüfusun iklim ve doğa olaylarına bağımlılığı ve bunlar karşısındaki kırılganlığı azalmıştır. Ancak sanayileşme ile birlikte işsizlik, düşük ücretler, altyapı yetersizlikleri gibi nedenlerle kentsel yoksulluk ortaya çıkmıştır.

Dünya savaşlarından sonra Batı'da refah devletlerinin gelişimi kapitalizmin yarattığı eşitsizlikleri törpüleyerek aşırı yoksulluk biçimlerinin azalmasını sağlamıştır. Ancak eşitsizlikler dolayısıyla yoksulluğun göreli biçimleri, varlığını devam ettirmiştir.

1980'lerden itibaren neoliberalizmle birlikte refah devletinin sağladığı korunaklı ortam ortadan kalktığı için yoksulluk; yeni yoksulluk, çalışan yoksulluğu, kentsel yoksulluk olarak kendini göstermiştir.

Yoksulluğa Yönelik Tutumlar

Yoksulluğa yönelik tutumların tarihsel gelişimi incelendiğinde konunun bir hayırseverlik meselesi olarak, tembellik ve çalışma ile ilgili bir mesele olarak, bir vatandaşlık meselesi olarak ve bir çalışan refahı meselesi olarak ele alındığı dönemlerden bahsetmek mümkündür.

Sanayileşmenin filizlendiği 16. yüzyıla kadar yoksulların varlık nedeni bir bakıma varlıklı kesimin bağış, yardım ve sadaka gibi yollarla iyiliklerde bulunarak ruhsal selamete kavuşmalarıydı.

Sanayileşmenin ilk dönemlerinde yoksulluğa karşı bir çözüm önerisi olarak yoksulların çalışmaya yönlendirilmesi görüşü destek bulmuştur.

Savaş sonrası dönemden 1970’li yılların sonlarına kadar sosyal devletin yükselişi ile Avrupa toplumlarında refah seviyesinde görülmemiş bir artış söz konusu olmuş, kaynakların daha adil bir paylaşımı ile aşırı yoksulluk karşısında önemli bir gelişme sağlanmıştır. Yoksulluk, bir vatandaşlık sorunu olarak ele alınmıştır.

1980’lerden sonra neoliberalizmin yükselişi ile yoksulluk politikaları vatandaşlık ekseninden çalışma eksenine kaymıştır. Yoksulluğa karşı yapılan destek ve yardımlar artık vatandaşlık değil, çalışma koşuluna bağlıdır.

Yoksulluk Kavramının Gelişimi

Yoksullukla ilgili sistem eleştirisi yapan ve yoksulluğun iyileştirilmesi için politika önerilerine dayanan liberal yaklaşım ile yoksullara yardım yapılmasının toplum için yıkıcı olduğu düşüncesine dayanan muhafazakar yaklaşımlar 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır.

Liberal yaklaşımın etkisinde Booth ve Rowntree tarafından mutlak yoksulluk kavramı geliştirlmiştir.

Sonraki dönemlerde yoksulluk kavramı giderek karmaşıklaşmıştır. Bütünüyle parasal bir yaklaşımdan, bireysel gereksinimlerin ve toplumla bütünleşmenin bireysel, toplumsal, politik ve etik boyutlarına kadar geniş bir kapsamda tanımlanan küresel bir kavrama doğru bir değişim yaşanmıştır.