Kalkınma Sürecinde Yapısal Dönüşümler
Kalkınma sürecinde yapısal dönüşümü anlatabilmek için yapı, yapısal dönüşüm, büyüme ve kalkınma kavramlarını açıklamak gerekmektedir.
Ekonomi literatüründe yapı, yapısal değişim, yapısal dönüşüm kavramlarına sıklıkla yer verilmektedir. Literatür incelendiğinde kavramlara yönelik olarak genel kabul görmüş birçok tanımlamanın yer aldığı görülmektedir.
Ekonomide yapı kavramı tanımlamalarında genellikle üç hususun göz önünde bulundurulduğu ve bu şekilde tanımlarda fikir birliğine varıldığı gözlemlenmiştir. Bahsi geçen bu hususlar bir olgu ile ilgili olarak o olgunun bir “küme” olduğu, o kümeyi oluşturan elemanlar ve küme ile elemanlar arasındaki, elemanlarla elemanlar arasındaki oransal ilişkiler dikkate alınmaktadır. Bu hususta yapı kavramı “bir küme olarak düşünülen bir olgu ile elemanları arasındaki ve o elemanların kendileri arasındaki oransal ilişkilerdir”(turansam.org).
Yapı kavramı kadar kalkınma ekonomisi tarihinde eski ve köklü olan bir kavramda yapısal dönüşüm kavramıdır. Konu ile ilgili araştırmalar yapan iktisatçıların yapısal dönüşüm kavramının ilk kez Adam Smith’in “Ulusların Zenginliği” adlı eserinde ele alındığını ifade etmektedirler. Eserde, ekonomide sektörlerin ağırlığı ile kalkınma aşamaları arasındaki ilişkiden bahsederek bu konuya değinildiği belirtilmektedir (Silva ve Teixeira, 2006:5).
Yapısal dönüşüm süreci, iktisadi kalkınma literatüründe sektörler arasında zaman içerisinde gerçekleşen iş gücünün yeniden tahsisi olarak tanımlanmaktadır (Duarte ve Restuccia, 2010). Herrendorf vd. (2011) ise büyümeye vurgu yaparak yapısal dönüşümü “ekonomik faaliyetlerin modern ekonomik büyüme sürecine eşlik eden üç ana sektör arasında yeniden dağılımı” olarak ifade etmektedir. Tanımda bahsi geçen sektörler tarım, sanayi ve hizmet sektörüdür. Yapısal dönüşüm süreci tarım sektörünün istihdamdaki payında yaşanan sistematik düşüş, hizmetler sektörünün istihdamdaki payında sürekli bir artış ve sanayi sektörünün payının da kambur şeklini alan (önce artan, sonra azalan) bir özellik göstermesi ile gerçekleşmektedir (Meçik, 2014).
Yapısal dönüşüm kavramının tarihsel gelişimi incelendiğinde bugünkü anlamına yakın anlamlar çıkarılabilecek ilk tanımlamalarda yapısal dönüşüm tabirinin kullanılmadığı görülmektedir. Ekonomi literatürüne Adam Smith ile giren kavramın bilinen tarihinin 1776’lara dayandığı tahmin edilmektedir (Gurrib, 2011:35).
Yapısal dönüşüm kavramı ekonomi literatüründe genellikle kalkınma kavramı ile iç içe olmuştur. Kavram ilk kullanıldığı zamanlarda hizmet sektörünün öneminin düşük olması nedeniyle tarımdan sanayiye geçiş noktasında ele alınmıştır. Özellikle İkinci Dünya savaşından sonra bağımsızlığını kazanan devletlerin kalkınma çabaları, kalkınma ekonomisi kapsamında yapısal dönüşüm analizlerine olan dikkatin artmasına sebep olmuştur. Dünyada yaşanan ekonomik gelişmelerin yanı sıra teknolojik gelişmelerin de yapısal dönüşümün üç sektörün dışına çıkıp daha fazla sektörü dikkate alan yaklaşımların geliştirilmesini zorunlu kılmıştır (Keskin vd. 2020).
Yapısal dönüşüm alan yazınında kavrama ilişkin bir takım teorik yaklaşımlar bulunmaktadır. Bu yaklaşımlar daha çok kalkınma iktisatçıları tarafından geliştirilmiştir. Yapısal değişim yaklaşımı A. Lewis ve H. Chenery’in literatürde genel kabul görmüş iki modeli ile temsil edilmektedir. Arthur Lewis’in modeli “two-sector surplus model” yani “iki sektörlü büyüme modeli” olarak literatüre geçmiştir. Bu model “sınırsız emek arzı ile ekonomik büyümenin sürdürülebilirliğini” ilke edinen bir modeldir. Modelde üzerinde durulan asıl konu tarım sektöründeki gizli işsizliğin önlenmeye çalışılmasıdır. Bu noktada kırsal alanlardaki gizli işsizlik, kentsel alanlarda bulunan sanayi sektörünün gereksinim duyduğu iş gücünü temin etme deposu konumundadır (Nişancı, Sarı, Doker, Çelik ve Emsen, 2017).
Bir diğer model olan H. Chenery’in “patterns of development” yani “kalkınma örüntüleri” isimli yaklaşımıdır. Aslında yaklaşımın ülkelerin kalkınma veya yapısal dönüşüm süreçlerinin incelenmesinde sistematik olarak kullanılabilir duruma gelmesinde H.Chenery ve M. Syrquin’in çalışmalarının payı büyük olsa da kalkınma örüntüleri yaklaşımının ortaya çıkması C. Clark ve S. Kuznets’in çalışmaları ile olmuştur (Mıhçı, 1998).
Türkiye’nin sektörel geçmişi değerlendirildiğinde Osmanlı’dan kalan tarım ve sanayi sektörünün geri kalmış bir şekilde devralındığı görülmektedir. Sanayi devrimi, Osmanlı devletinin sanayi ve ticaret sisteminin gerilemesine neden olmuştur. Bunun sebebi Canbey Özgüler (2003)’e göre batının makineleşmeye dayalı olarak üretimde insan gücünün sınırlılıklarını aştığı ve önemli miktarda artışın meydana geldiği sanayi devrimidir. Bu nedenle Cumhuriyet’in ilk yıllarında sanayi sektörünü geliştirebilmek için 1923 yılında İzmir İktisat Kongresinde özel sektör öncülüğündeki sanayi hamlesini kapsayan bir politika izlenmesine karar verilmiştir. Özellikle o dönemde nüfusun az olması ve milli hasılanın önemli bir kısmının tarım sektöründen elde ediliyor olması Türkiye ekonomisinde tarım dışında farklı sektörlere de girilmesine sebep olmuştur. Ayrıca tarım sektörü ve sanayi sektörü arasındaki bağ da göz ardı edilmeyerek her iki sektörle yapısal dönüşüm gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Yoğun çalışmalar neticesinde 1963 yılından sonra sanayi sektörü kalkınmanın motoru haline getirilmeye çalışılmıştır (Han, 1978: 133-135; Meçik ve Afşar, 2014:4).
Türkiye ticaret gelişiminde birçok gelişmekte olan ülkeye göre avantajlı konumdadır. Ülke yapısal dönüşüm sürecinde e-ticaret, ARGE harcamaları, dış ticaret, yatırımlar ve istihdam gibi konularda olumlu anlamda gelişim katetmektedir. Gelişmiş ülkelerin son yıllardaki ekonomik ve sosyal göstergeleri, bilginin ve bilgi teknolojilerinin ekonomik ve sosyal yaşamı ne şekilde etkilediğini açıkça göstermektedir. Türkiye’de de verimliliğin artmasıyla ekonomik büyüme hızlanmakta, bilgi ve iletişim teknolojileri, yatırım olanakları ve yatırım koşulları açısından önemli imkanlar sağlanmaktadır (Kılınç Savrul ve Kılıç, 2011: 37).