Kalkınma Kavramı ve Kalkınma İktisadının Doğuşu

Kalkınma iktisadı 20. Yüzyılın başlarında iktisatçılar tarafından ele alınmış olmakla beraber II. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra popülerlik kazanmış bir iktisat alt disiplinidir.

Kalkınma kısa ve geniş kapsamlı bir şekilde, bir ülkenin iktisadi, sosyal ve kurumsal olarak ilerlemesi süreci olarak tanımlanabilir. Bu kısa tanıma yakından bakıldığında kalkınma sürecinde ekonomik faktörler yanında sosyal ve kurumsal faktörlerin de yer alması konunun tek boyutlu olmadığını, kalkınmanın farklı bilimlerin de alanları ile ilgili olduğunu göstermektedir. Nitekim kalkınma, iktisadi büyüme olarak tanımlayacağımız ülke içi üretimin artması yanında sosyal ve kurumsal birtakım içeriklere sahip olduğundan ölçülmesi ve değerlendirilmesi zor ve karmaşık bir kavramdır. Kalkınmanın bireysel değil makro açıdan ele alınmasından dolayı özellikle sağlık, eğitim, kültürel yapı, kamusal ve özel kurumların varlığı ve niteliği gibi konular ile çevresel etmenler bir arada düşünülmelidir. Bu konuda çeşitli veri tabanları oluşturulmakla beraber bunlara yönelik eleştiriler olduğu da bir gerçektir.

Kalkınmanın nasıl sağlanacağına yönelik olarak ortaya atılan teoriler 1950’li yıllardan günümüze kadar devam etmiş ve çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Bu kapsamda birçok ayrım yapılmıştır ancak en yaygın ayrım geleneksel yaklaşım-modern yaklaşım ayrımıdır.

Savaş sonrasından başlayarak 1970’li yılların sonuna kadar kabul gören geleneksel yaklaşım kalkınmanın temel kaynağını iktisadi büyüme olarak kabul etmiş ve büyüme için ülkelerin daha fazla mal ve hizmet üretmelerini zorunlu görmüştür.

Modern teoriler ise kalınmada üretim ve büyümenin önemli olduğunu kabul etmekle birlikte eğitim, sağlık ve çevre gibi faktörlerin de kalkınma kavramına dahil edilmesini ve ülkeler arasındaki kıyaslamaların gelişmişlik üzerinden tartışılması gerektiğini ileri sürmüşlerdir.

Kalkınmanın iktisadın bir alt disiplini olarak bilimsel araştırmalara konu olması II. Dünya Savaşı sonrasına dönemde söz konusu olmuştur. Ancak daha önceki dönemlerde de farklı anlamlarda olsa da kalkınma konusuna değinen düşünürler ve bilim adamları var olmuştur.

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde kalkınmanın gelir artışı ve zenginleşme yanında toplumsal yaşama katkı sunan çeşitli bileşenlerdeki iyileşmeler ile birlikte ele alınmasına yönelik çalışmalar yanında kaynakların planlı mı yoksa plansız bir şekilde mi kullanılacağı, diğer bir deyişle liberal eksenli mi yoksa daha Keynesçi ve kamu müdahalesini öngören bir yöntem mi izleneceği konusu da tartışma konusu olmuştur.

1945 sonrası ilk kuşak çalışmalarda kalkınmanın ülkelerin gelir artışları ve gelirin dağılımı ile açıklanması daha yaygındır. İlerleyen yıllarda gelir artışının yanında sosyal ve kurumsal değişkenler ele alınmış, sın dönemlerde ise demokratikleşme, çevre hassasiyeti ve sürdürülebilirlik, cinsiyet eşitliği gibi birçok kavram kalkınma literatürüne dahil edilmiştir.

Kalkınmayı gelir artışından sağlık ve eğitim gibi değişkenlerdeki iyileşmelere eviren çalışmalarda 1980 sonrası dönemde yeni bir bakış açısı gelişmiştir. Dünyadaki liberal rüzgarların sonucu olan küreselleşme dalgası ve artan nüfus ile birlikte kalkınma sürecinde yeni tartışmalar ortaya çıkmıştır.

Küreselleşmenin artması ile birlikte rekabet de artmış ve üretim emek faktörünün nispeten ucuz olduğu Uzak Doğu’ya özellikle Çin’e doğru kaymıştır. Dünya üretimindeki ve nüfusundaki artışlar ile birlikte çevre sorunları gündeme gelmiş ve çevresel faktörleri dikkate alan bir kalkınma modeli tartışması ortaya çıkmıştır. Kalkınma kavramı bu kez sürdürülebilirlik temelinde tartışmaya açılmıştır.