Küreselleşme ve Toplumsal Eşitsizlikler

II. Dünya Savaşı sonrası ABD ve SSCB arasındaki dengeye dayalı iki kutuplu dünya düzeninin ortadan kalkması ve Soğuk Savaş döneminin sona ermesi küreselleşmeyi hızlandıran en önemli politik olaylardır.

Sosyalist-merkeziyetçi dönemin sona ermesi kapitalizmin ve serbest piyasanın zaferi olarak görülerek neo-liberal uygulamaları dünya ölçeğinde yaygınlaştırmıştır.

Gelişmiş ülkeler, Uluslararası Örgütler ve çok uluslu şirketler öncülüğünde “tek dünya ekonomisi”nin temelleri atılmıştır.

Bilişim ve teknoloji devrimlerinin öncülüğündeki dönüşümler iletişim, ulaşım, finans, ticaret vb. alanlarda “karşılıklı bağımlılık dünyası”nı ileri noktalara taşımıştır. “Sınırların olmadığı dünya” söylemi somut hale gelmiştir.

Gelişmiş ülkelerdeki endüstri ve imalat işleri emeğin ucuz olduğu azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere kaymıştır.

Dünya genelinde gelir dağılımı bozuklukları artmış, hem ülkeler arasında hem de hem ülkelerin kendi içinde zengin ve yoksul kesimler arasında fark büyümüştür. Zenginlik ve servet azınlık bir grup elinde toplanmaya başlamıştır.

Yoksulluk küresel bir sorun haline gelmiştir. Azgelişmiş ülkeler gelir dağılımı adaletsizliği ve yoksulluğu en derinden yaşayan ülkeler olmuştur.

Yoksulluk sınıf, toplumsal cinsiyet, etnisite vb. alanlarda kökleşmiş ayrımcılık üzerinden eşitsizlikleri büyütmüştür.

Devletlerin küreselleşmeye uyum konusuna odaklanması çalışanlar ve risk altındaki grupların sorunlarının çözümünü zorlaştırmıştır.

Küreselleşmenin artırdığı riskler karşısında çalışan sınıflar haklarını savunacak araçlar açısından ciddi ciddi bir güç kaybına uğramıştır. Tam zamanlı ve güvenceli işler azalırken güvencesiz ve geçici işler büyük artış göstermiştir.

Kadınlar küreselleşmenin etkileri karşısında dezavantajlı gruplardan biri haline gelmiştir. Emek piyasasındaki cinsiyete dayalı katmanlaşma, sektörel yoğunlaşma, ucuz emek ve enformellik bunun görünen yüzü olmuştur. Kadın yoksulluğu önemli bir konu haline gelirken toplumsal cinsiyet eşitsizliği var olmaya devam etmiştir.

Küresel kentler ve metropoller toplumsal ve mekânsal ayrışmanın en çarpıcı biçimde gözlendiği mekânlar haline gelmiştir. Ayrışma süreçleri en fazla yoksul gruplar, alt sınıflar ve etnik-kültürel gruplar aleyhine gelişmeleri tetiklemiştir.

ABD ve Avrupa başta olmak üzere çok etnikli ve çok kültürlü toplumlar gerçeği karşısında göçmen ve azınlık grupların uyum ve refah sorunları giderilmemiştir. Çalışma, sığınma, iltica amaçlı yasal ve düzensiz göçmen akışı çok yüksek rakamlara ulaşmıştır.

Etniklik ve mikro-milliyetçilik başta olmak üzere kimlik temelli çatışmalar yükselişe geçmiştir.

Artan yabancı düşmanlığı, nefret ve ırkçılık azınlık-göçmen gruplara yönelik tehditleri yeni boyutlara taşımıştır.