Toplumsal Eşitsizliğe İlişkin Kuramsal Yaklaşımlar
Tarihin her döneminde, dünyanın tüm toplumlarında gözlemlenebilen bir olgu olan toplumsal eşitsizlik, bir toplum içinde yer alan bir grup ya da gruplar içindeki farklı bireylere eşitsiz ödüller ya da fırsatlar sunmak şeklinde tanımlanmaktadır.
Toplumsal eşitsizliğin tarihteki görünümleri kölelik, kast sistemi, toplumsal zümreler, toplumsal sınıflar gibi farklı isimler almıştır.
İlk çağlardan 19. yüzyıla kadar resmî veya gayriresmî olarak süregelen kölelik kurumu, Fransa’da 1848’de, ABD’de kanlı bir iç savaşın sonucunda 1865’te; Osmanlı’da ise bu ülkelerdekinden farklı olan kölelik anlayışı 1847’de tamamen kaldırılmıştır.
Bir kişinin toplumsal konumunun yaşam boyu belirli olduğu toplumsal düzen olan kast sisteminin Hindistan örneğinde Brahmanlar, Kshatriyalar, Vaişyalar, Şudralar ve sistemin dışında kalan paryalar yer almaktadır.
Toplumsal eşitsizliğin sistematik tiplerinden bir diğeri Ortaçağ Avrupa’sındaki feodal düzendir. Krallık yönetimindeki merkezî bir otorite ve topraklarında bağımsızlığın hüküm sürdüğü feodalitede soyluluğa dayalı ayrıcalıklı bir sınıf olan aristokrasi ile birlikte ruhbanlar, köylüler ve daha sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan burjuvazi (kentsoylular) bulunmaktadır.
Zümre tipi tabakalaşma sisteminin bir diğeri olan Osmanlı Devleti’nin kendine has modelinde, dinî ve etnik sınırları aşan “bürokratlar” (kalem erbabı), “askerler” (kılıç erbabı), “zanaatkârlar ve tüccarlar” (ticaret erbabı), “reaya, köylü üreticiler” (ziraat erbabı) olmak üzere dört ana grup yer almaktadır.
Modern kapitalist toplumun hâkim yapısını oluşturan toplumsal sınıflar, toplumsal eşitsizliği derinleştirerek sosyolojik kuramların odağında yer almaktadır.
Toplumsal sınıflar, kendinden önceki tabakalaşma biçimlerinden aşağıdaki dört temelde ayrılmaktadır.
Sınıf sistemleri hareketli sınırlara sahip olup birbirinden kesin sınırlarla ayrılmazlar.
Sosyal hareketliliğe çok rastlanan bu sistemde sınıf konumlarının bazı kısımları doğuştan sahip olunmayıp yaşam içinde elde edilmiştir.
Sınıflar çoğunlukla ekonomik (iktisadî) temellidir.
Sınıf sistemleri büyük ölçekli ve gayrişahsidir.
Toplumsal kuramını toplumsal eşitsizlik üzerine oturtan Karl Marx (1818- 1883) için gelmiş geçmiş bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir. Ona göre 19. yüzyıl, yani kentsoyluluk (burjuvazi) çağı, sınıf karşıtlıklarını yalınlaştırmış olmasıyla ayırt edilir ve tüm toplum gitgide doğrudan doğruya birbirinin karşısında duran iki büyük sınıfa ayrılır: burjuvazi ve proletarya.
Marx ve Engels’e göre, burjuvazi ile savaşan işçi sınıfı (proletarya), kapitalizmi yıkarak sosyalizme geçişi başarabilecek politik güç ve geleceğin sahibi olan sınıftır.
Emile Durkheim için çatışma değil toplumsal dayanışma esastır ve modern toplumlarda bu dayanışma, toplumsal iş bölümü ve mesleki uzmanlaşma ile sağlanır.
Max Weber (1864-1920), toplumsal eşitsizliği ekonomik temelin ötesinde yaşam tarzı ve siyasi kimlik gibi farklı eksenlere oturtarak incelemiştir. Sınıf, statü gurubu ve parti bu üç ana eksendir. Sınıf, ekonomik temelli bir boyutken statü, yaşam tarzı, saygınlık ve onur ile, parti ise meşruiyet, güç ve iktidar ile ilgilidir.
Durkheim ve Spencer’ın temelini attığı işlevselcilik, Amerikalı sosyologlar Talcott Parsons ve Robert K. Merton tarafından geliştirilen ve toplumu, yerine getirilen işlevler ve roller temelinde bir sistem olarak tanımlayan yaklaşımdır. Bu yaklaşımda toplumsal düzen esastır ve toplumsal değişimle ortaya çıkan toplumsal farklılaşma düzen için gereklidir.
Toplumsal eşitsizlik ve tabakalaşmaya ilişkin yaklaşımlarda Karl Marx’ın attığı temel üzerinden ilerleyen birçok kuramcı bulunmaktadır. Tekelci kapitalizmin emek sürecini eleştiren Harry Braverman (1920-1976), sınıfı bir yapı değil ilişkiler ağında gören Edward P. Thompson (1924-1993), yapısalcı bir sınıf analizi geliştiren Nicos Poulantzas (1936-1979), üretken ve üretken olmayan emek ayrımı yaparak ‘yeni orta sınıf’ kavramsallaştırmasını ortaya atan Guglielmo Carchedi (1938-...) bu isimler arasındadır.
Toplumsal eşitsizliği ekonomik temelde kabul ederek ve sınıf analizini takip ederek sömürü ilişkilerine odaklanan Neo-Marksist Erik Olin Wright, gelir eşitsizliğini bireyin kendi işine sahip olup olmaması, işini başkasının denetleyip denetlememesi gibi değişkenlerle tespit etmeye çalışır.
Çatışmacı-yapısalcı kuramcı Ralf Dahrendorf, sermayenin ayrışması, emeğin parçalanması, yeni orta sınıfın ortaya çıkışı gibi konuları ele alır. Ona göre özel mülkiyete sahiplikle tanımlanan sınıf yerine otoriteyle ilişkisi temelinde anlam bulması gereken bir sınıf vardır ve toplumdaki çatışmayı otorite ilişkileri belirlemektedir.
Giddens’a göre, endüstri toplumu sürekli eşitsizlikler üretmektedir ve toplumda eski tip dikey eşitsizliklerin (toplumsal sınıflar ve tabakalar) yerini yaşama tarzı eşitsizlikleri olarak anlaşılabilecek yatay eşitsizlikler almıştır.
Çatışmacı-işlevselci olarak kendi sentezini geliştiren Gerhard Lenski’ye göre insanlar toplumda mevcut olan mal ve hizmetler için mücadelede eşitsiz biçimde donatılmışlardır ve güç, bir toplum tarafından sahip olunan tüm artı ürünün bölüşümünü belirler.
Turner’ın tabakalaşma yaklaşımı eşitsizliği ekonomik, siyasal ve kültürel düzeyde inceleyerek kültür (yaşam tarzı), politika (unvan) ve ekonomi olmak üzere üç boyut üzerine kurar. Sınıf, statü ve politika arasındaki ayrımlar aslında iktidarın farklı yüzleridir.
Bourdieu’nun yaklaşımı alan, habitus, sermaye gibi kavramlar üzerinde şekillenmiştir. Alan teorisi, habitus kavramı üzerinde şekillenir.
Alan, konumlar arasındaki nesnel bağlantıların ağı olarak tanımlanabilir. Teorinin tamamlayıcı unsuru olan habitus ise bireysel, kişisel, öznel olanın dahi kolektif olduğunu ifade eden, toplumsal bir öznellik olarak tanımlanmaktadır.
Bu kurama göre bireyin içinde bulunduğu alanda sahip olduğu sermaye türlerine göre eyleme geçme biçimidir.
Sermaye türleri ise ekonomik sermaye, kültürel sermaye, sosyal sermaye ve simgesel sermaye olmak üzere dörde ayrılmaktadır.