Toplumsal Eşitsizlikler ve Sosyal Devlet Anlayışı
Sosyal devlet belirli bir tarihsel dönemdeki (1873-1973) devlet biçimini ve kapitalizmin iki büyük ekonomik krizinin (1873 ve 1929) ve iki dünya savaşının topluma olan etkileri karşısında devletin niteliğini tanımlar. 19. yüzyılda Batı Avrupa’da sanayi toplumlarında ortaya çıkan devletin özgün bir biçimi olarak sosyal devlet, Batı literatüründe ‘refah ya da sosyal refah devleti’ olarak tanımlanır. Sosyal devlet, sanayi toplumunun kapitalist gelişim süreciyle ortaya çıkan bir devlet biçimidir. Ekonomik ve toplumsal eşitsizliklerin topluma, bireylere ve piyasa aktörlerine yönelik olumsuz etkilerini ortadan kaldırmayı hedefleyen müdahaleci, koruyucu ve refah dağıtıcı rolüyle dayanışmayı amaçlayan bir devlet türüdür.
1881 yılında Prusya’da (Günümüz Almanya’sında) ilk sosyal güvenlik düzenlemesiyle başlayan süreçte, imparatorlukların dağılması, dünya savaşları, ekonomik krizler, artan işsizlik ve düşen ücretler yoksulluğu derinleştirmeye devam etmiştir. Ancak, emeğin sendikalar ve siyasi partiler içinde örgütlenmesiyle güç kazanması, sosyal sigorta sistemlerinin alanını genişletmiştir. 1929 Ekonomik bunalımı ise, tüm dünyayı etkisi altına almış ve ekonomik ve sosyal yönden güçsüz sınıf ve grupların sayısını artırırken serbest piyasa sisteminin yerine devletin toplumsal alanda daha etkin rol aldığı sosyal devlet anlayışını ve uzlaşısını yaygınlaştırmıştır. Sosyal güvenlik ve sosyal refah hizmetlerinin yanı sıra vergilendirme, tam istihdam ve ücretler aracılığıyla gelir dağılımı adaletini gerçekleştirmeyi ve vatandaşlarına iyi bir yaşam düzeyi sağlamayı hedefleyen devlet olarak sosyal devlet, 1930- 1970’li yıllarda altın çağını yaşamıştır
Sosyologlar, sanayileşme ve kentleşme süreçlerinin üretim ilişkilerinde ve sınıfsal yapıda yarattığı köklü değişimleri ve bu değişimlerin geçmişten gelen eşitsizliklere etkilerini incelemişlerdir. Emeğin-sermaye karşısındaki korumasızlığının yarattığı sömürü düzeni ve yoksullaşmanın toplumsal bir tehlike haline gelmesini, emeğin örgütlü mücadelesiyle emeğin çalışma koşullarının devletçe düzenlenmesini ve korunmasını ele almışlardır.
Bireyin içinde yaşadığı toplumun ve/veya grubun kaynaklarına, fırsat ve olanaklarına toplumsal statüsü ve/veya sınıfsal konumu nedeniyle erişememesi durumu olan toplumsal eşitsizliklerin devletin koruyucu önlemleriyle giderilmesi ve devletin düzenleyici, önleyici ve geliri yeniden dağıtıcı işlevleriyle dayanışmayı sağlama rolü sosyolojide de ele alınıp sorgulanan temel alanlardan bir diğeridir. Aynı tarihsellikte ve kesişimsellikte ortaya çıkan sosyal devlet olgusu sosyolojide sanayileşme ve kentleşme temelinde ele alınmıştır. Sosyologlar, 18. ve 19. yüzyılda devrimlerle değişen siyasal ve toplumsal yapıda kapitalist üretim biçimiyle artan eşitsizliklerin giderilmesinde formel bir kurum olarak devletin toplumun örgütlenme ve dayanışma ilişkilerine yönelik müdahaleleri ve niteliğini sorgulamışlardır. Sosyal devlet ve dönüşümü sosyolojide sanayi/çalışma ve siyaset/vatandaşlık sosyolojisi bağlamlarında ele alınmıştır.
Sosyolojide sosyal devletin ele alınmasında iki temel yaklaşım söz konusudur. İlk yaklaşımda sanayileşmeyle gelişen ilerlemeci toplumda devlet ve müdahaleleri dayanışmanın bir gereği ve desteği olarak ele alınır. Weber ve Durkheim’ın görüşleriyle şekillenen bu bakışta sanayileşmeyle gelişen işbölümü, uzmanlaşma ve farklılaşmalar, organik ya da modern toplumun sanayi üretiminin bir sonucudur ve ilerlemeci toplumun gerekliliğidir. Durkehim için dayanışmanın değişen biçimin enformelden formele dönüşümünde patoloji yaratmamanın bir gerekliliğidir. Mekanik toplumlarda aile, din ve yerel toplulukların sağladığı uyum ve dayanışmayı organik toplumlarda meslek ahlakının gelişimi sağlayacak ve kolektif bilinci geliştirecektir. Yoksulluğun da bir patoloji haline gelmemesi için devletin yardımları önemli işlev kazanacaktır.
Weber için ise toplumsal örgütlenmenin rasyonel gelişimi, bürokratik örgütlenme ve rasyonel toplumun koruma sistemidir. Bu anlayış sosyal devletin altın çağında, toplumsal düzen ve istikrarı sağlayacak olan mesleki işbölümü ve uzmanlaşma temelli örgütlenmenin, sosyal devletin korporatist niteliği bağlamında ele alınmıştır. Ekonomi temelinde kaynaşmış bir toplumun ilerlemeyi sağlayan yegane öğesi olduğu kabul edilmiştir. Rasyonel bir meslek ahlakı ve organik dayanışmanın modern insanı anomi ve sapmalara karşı koruyabilecek temel çözüm olduğu düşünülmüştür.
Diğer taraftan sosyal devletin korporatist niteliği ve sınıfsal kaynaklı eşitsizler karşısındaki müdahaleleri Marksist gelenek içinde de tartışılmıştır. Özellikle Marshall ve Turner’ın görüşleri temelinde sosyal devlet olgusu, emeğin örgütlenme ve sosyal vatandaşlık temelinde değerlendirilmiştir. Sosyal devletin emeğin mücadelesini ve işçi sınıfının kazanımları üzerinde yükselen sosyal vatandaşlık anlayışını güçlendirdiği savunulur. Ulus devlet anlayışı içinde bir topluluğa tam üyelik kavramıyla elde edilen haklar alanını belirleyen yegâne öğe olarak ele alınan sosyal vatandaşlığın rolünü artırmıştır. Demokratik politik toplumda ezilen grup ve sınıfların yaşadığı toplumdaki eşitsizliklerin giderilmesinde sosyal vatandaşlığın öncü rol üstlenmesi ve evrensel olması, yani herkesi kapsayıcı olması ve hizmetlerin “vatandaşlık” temelli sunulması sosyal devletin temel hedefini oluşturmuştur.
Sosyal adaleti sağlamayı ve toplumsal dayanışmayı amaçlayan devlet biçimi olarak sosyal devlet, İngiltere gibi işçi sınıfının güçlü olduğu pek çok ülkede hegemonik bir tarihsel blok oluşturma süreci sosyal devletin toplumsal zeminini genişletmiştir. Hatta kurumsal kamusal refah hizmetleri, emeksermaye çelişkilerinin giderilmesi ve vatandaşlığın sosyal zemini, farklı direniş biçimleri ortaya çıkarmıştır. Sınıflar kadar farklı toplumsal kimlik mücadeleleri sosyal devlette yeni hak alanlarını ve taleplerini yaratmıştır. Ancak Marcuse, Michels ve O’conner gibi pek çok Marksist sosyolog, sosyal devlet uzlaşının ve onun dayanağı olan siyasal/yasal ve sosyal/bireysel vatandaşlık anlayışının toplumsal eşitsizlikleri derinleştirdiğini belirtilmiştir. Bu sosyologlar ayrıca, devletin işgücünün kontrolünü, eğitimini, verimliliğini ve yeniden üretimini sağlayarak, emeği pasifleştirdiğini, emeğin sömürüsü karşısında burjuvazinin çıkarlarını savunduğunu ve sınıf eşitsizliklerinin meşrulaştırılmasına zemini hazırladığını iddia edilmişlerdir.