Suç Korkusu
1960'lı yıllarda Amerika'da başlayan ve ardından Avrupa başta olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinde devam eden araştırmalar, suç korkusunun yaygın bir sorun hâline dönüştüğünü göstermektedir. Araştırmalarda suçun neden olduğu suça maruz kalma korkusunun zamanla suçtan bağımsız bir olgu olduğunu, suç oranlarının yıldan yıla azalmasına karşın suça maruz kalma korkusunun yükselmeye devam ettiğini göstermektedir.
Suç korkusu üzerine yapılan araştırmalar 1980'lerin başından itibaren eleştirilmeye başlanmıştır. Eleştirilerin odağında suç korkusuyla ilgili açık ve net bir tanımın yapılamaması, konunun teorik çerçevede tartışılamaması ve suç korkusunun doğru ölçülememesi vardır. Bu kapsamda en önemli eleştiri noktası suç korkusunun bilişsel, duygusal ve davranışsal boyutu olan çok yönlü bir kavram olmasına karşın boyutlar arasındaki farkın araştırmalarda tam olarak ortaya konamamasıdır. Suç korkusunun bilişsel boyutu risk algılarının oluştuğu mantıksal düşünme sürecini, duygusal boyut korku ile ilişkilendirilen duyguları, davranışsal boyut ise bir suç eylemi ile karşılaşıldığında verilen fiziksel tepkileri ifade etmektedir. Suç korkusuyla ilgili başlangıçta yapılan çalışmalar da araştırmacılar suç korkusunun bilişsel boyutunu oluşturan risk algısını ölçmüş ancak suç korkusunu ölçtüklerini iddia etmişlerdir.
Suç korkusunun bireysel ve çevresel pek çok belirleyicisi vardır. literatürde olguyu açıklayan kuramların bu iki temel düzeyde sınıflandırıldığı görülmektedir. Suç korkusunu bireysel düzeyde açıklayan Savunmasızlık Kuramı, kadınların, yaşlıların, azınlıkların ve sosyoekonomik düzeyi düşük olanların suç korkularının yüksek olduğunu iddia etmektedir. Söz konusu gruplar uğrayacakları saldırıya fiziksel ve sosyal savumasızlıkları nedeniyle karşılık verememektedir.
Suç korkusunu yine bireysel düzeyde açıklayan Mağduriyet Kuramı doğrudan veya dolaylı olarak bir suçun mağduru olanların suça maruz kalma korkularının yüksek olacağını iddia etmektedir. Medya ve sosyal etkileşim ağı dolaylı mağduriyetin oluşmasına yol açan iki önemli etkendir.
Suç korkusunu çevresel faktörlerle açıklayan Sosyal Kontrol Kuramı mahalledeki sosyal ilişkiler üzerine odaklanmaktadır. Kuram sosyal bağların ve enformel sosyal kontrolün zayıf olduğu mahallelerde suç korkusunun yüksek olduğunu savunmaktadır.
Risk Değerlendirmesi Modeli suç korkusuna neden olan faktörleri hem bireysel hem de çevresel düzeyde ele almaktadır. Model Sembolik Etkileşim, Düzensizlik ve Rutin Aktiviteler Kuramı'nın birleşiminden oluşmaktadır. Sembolik Etkileşim Kuramı’na göre bireyler suç veya suç ile ilişkilendirdiği sembollere bakarak risk değerlendirmesi yapmaktadır. Çevrenin riskli olduğu algısına sahip olan bireyler suç korkusu yaşamaktadır. Düzensizlik Kuramı mahalledeki fiziksel ve/veya sosyal çürümenin suç korkusunun önemli nedeni olduğunu öne sürmektedir. Rutin Aktiviteler Kuramı ise suçun ortaya çıkması için motive olmuş suçlu, uygun hedef, hedefin korunmasızlığı olmak üzere önemli nedenin olması gerektiğini iddia etmektedir. Suçlu gibi mağdurda çevresel faktörlere bakmakta, risk değerlendirmesi yapmaktadır. Çevrenin suçlular için uygun ortam oluşturduğunu düşünenler rutin eylemlerini yapmaktan vazgeçip davranışlarını kısıtlama yoluna gitmektedir. Suça maruz kalmamak için kaçınma ve korunma davranışı sergileyen insanların bu davranışları zamanla suç korkularını yükseltmektedir.
Kaçınma davranışı korkuya yol açan belirli mekânlardan veya insanlardan uzak durmak demektir. Korunma davranışı bireyin kendisini veya malını suçtan korumaya yönelik aldığı tedbirlerdir. Kadınlar suça maruz kalmamak için kaçınma davranışını tercih ederken erkekler daha çok korunmaya yönelik tedbirler almaktadır.
Suç korkusu modernleşmenin bir sonucudur. Modernleşme sürecinde suç oranlarını artırması, teknolojik gelişmelerin suçun niteliğini değiştirmesi , kentleşmeyle sosyal ilişkilerde yaşanan değişim, aile bağlarının zayıflaması gibi pek çok faktör suç korkusunu yaygınlaştırmıştır.