Yeni Kamu Yönetimi Anlayışı ve Sosyal Hizmet Alanına Yansımaları
Özellikle 1973-1974 yıllarındaki petrol krizi sonrası refah devleti uygulamalarının sürdürülebilmesi noktasında birçok Batı ülkesinde kamu sektörünün borçlanması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu durum refah devleti uygulamalarının ve kamu harcamalarının tartışma konusu olarak gündeme gelmesine neden olmuştur.
Mevcut ekonomik kriz ortamından çıkılabilmesi için kamu harcamalarının kısılması ve vergi gelirlerinin yanı sıra üretiminde artırılması gerektiği görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır. Bunu gerçekleştirebilmenin tek yolunun da kamu sektöründe var olan harcamaları kısmak ve kamuya ait kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirilmesi yoluyla kamuda reform başlatmak olduğu tezi ortaya atılmıştır.
Özellikle 1980’lere gelindiğinde İngiltere’de Margaret Thatcher ve ABD’de Ronald Reagan gibi yeni sağ akım liderlerinin iktidara gelmesi ile neo-liberal politikaların hayata geçirilmesi hız kazanmıştır. Bu dönemde kamu yönetimi anlayışında köklü değişimlerin yaşandığı ve kamu iktisadi teşebbüslerinde (KİT) özelleştirmelerin hız kazandığı bilinmektedir.
1980’lerin sonuna doğru bütün Dünyada özellikle Doğu Bloku olarak adlandırılan Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla birlikte tek hakim yönetim anlayışı olarak YKY anlayışının ve neoliberal politikaların benimsendiği görülmektedir. YKY anlayışına bağlı olarak sosyal hizmetlerinde yeniden bir yapılanmaya gittiği ve yeni anlayışın yansımalarının bu alanda da etkili olduğu söylenebilir.
20. yüzyılın özellikle ikinci yarısında devlet-vatandaş-kamu hizmeti yapısında iki önemli değişimin yaşandığı görülmektedir. Bu değişimler, Keynesyen politikaların uygulanması ve bunun bir yansıması olarak sosyal devlet anlayışının ortaya çıkmasıdır. Devletler sosyal devlet anlayışını benimsemelerinin bir sonucu olarak birçok kamusal mal ve hizmeti vatandaşlarına sunar hale gelmişlerdir.
20 yüzyılın son çeyreğinde ise bu anlayışın eleştirilmeye başlandığı ve yeni kamu yönetimi hareketi, yeni kamu hizmeti, yeni kamu işletmeciliği gibi kavramların ve yaklaşımların gelişme gösterdiği görülmektedir.
Yukarıda ifade edilenleri özetlemek gerekirse; “Ekonomi teorisi bağlamında liberalizmden neoliberalizme geçiş, yönetim teorisi bağlamında geleneksel ̧ kamu yönetimi anlayışından yeni kamu yönetimi anlayışına geçiş, özel ̧ sektörün rekabetçi yapısı ve kaydettiği ilerlemeler bağlamında küreselleşme süreci ile de bağlı olarak şirketler arası özel birleşmelerin artması ve yeni yönetim tekniklerine geçiş, toplumsal eleştiri ve değişim talebi ile sivil ̧ toplumun gelişimi bağlamında temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş̧ve bunun neticesinde sivil alanın önemini artırması” şeklindedir.
Geleneksel kamu yönetimi ile yeni kamu yönetimi anlayışını birbirlerinden farklı kılan özelliklerin neler olduğuna bakacak olursak; klasik/geleneksel kamu yönetimi anlayışının kurallara bağlılık ve resmiyete dayalı, kariyer esaslı, katı hiyerarşik ve merkeziyetçi yapısı olan aynı zamanda gayrişahsi bir yapıya sahip olduğu kabul edilmektedir.
Yine klasik kamu yönetimi anlayışında devletin hizmet ve mal üretmesinden kaynaklı olarak yapı ve işlevleri artmış bir bürokrasisinin varlığı söz konusudur. Wilson tarafından da ifade edildiği gibi geleneksel yönetim anlayışında siyaset ve yönetim birbirinin dışında yapılar olarak kurgulanmıştır. Kamu yönetiminin sorumluluğu siyasi iktidarların vermiş olduğu emirleri uygulamaktan ibarettir.
Yeni kamu yönetimi anlayışı Weber’in belirttiği “ideal” bürokrasi modelinden farklı bir yapıya sahiptir. 1980’lerden itibaren yeni sağ hareketlerin Batı devletlerinde iktidara gelmesiyle devletin hantallıktan kurtarılması, kaynakların etkin ve verimli kullanımı, hizmetlerin sunumunda yerindenlik, kamu hizmetlerinin sunumunda ve kalitesinde yaşanan sorunların ortadan kaldırılması, memnuniyetin artırılması, şeffaflığın ve hesap verebilirliğin sağlanması gibi gerekçelerle kamu yönetiminde geleneksel anlayışın dışına çıkılarak yeni bir kamu yönetim anlayışının sağlanması temel hedef olarak belirlenmiştir.
Bu gereklilikten hareketle tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yeni kamu yönetimi anlayışına geçişin başladığı söylenebilir. 1980 sonrası başlayan yeni kamu yönetimi anlayışı farklı ülkelerde benzer tanımlamalara sahip olmakla birlikte ülkelerin sosyal, kültürel, idari ve mali yapılarına göre uygulanabilirliği de farklılıklar göstermektedir.
Benzer durum Türkiye içinde geçerli olmakla birlikte gerek Anglo-Sakson gerekse Kıta Avrupa’sından reform transferlerinde bulunulmuş ve yasal düzenlemeler yapılmıştır. Türkiye’de kamusal reformlara ilişkin düzenlemelerin her iki anlayıştan etkilenmesinin bir sonucu olarak daha kompleks bir durum oluşturduğu söylenebilir.
İngiltere’de Thatcher ve ABD’de Reagan yeni sağ hareketin öncüleri olarak 1980’lerde iktidara gelmiştir. Türkiye’de ise 24 Ocak 1980 kararları ile neo liberal politikalar ülke gündemine girmiştir. Bu dönemde dışa kapalı devlet anlayışından açık pazara uygun bir devlet anlayışına geçiş ve devletin ekonomi üzerindeki ağırlığının azaltılması gerekliliği ortaya konmuştur.
Sosyal devletin politik ve finansal baskılar karşısında çıkmaza girmesi sosyal hizmetlerin artan talebi karşılayabilmesi için gerekli finans kaynaklarından mahrum kalması anlamına gelmekteydi. Yaşanan bu gelişmelerin sonucu olarak yeni kamu yönetimi kapsamında sosyal hizmetlerinde yeniden yapılandırılması bir zorunluluk haline gelmiştir.
Çünkü bütçe açıklarının azaltılması ve kamusal finansmana yönelik sorunların üstesinden gelinebilmesi için sosyal harcamalarda kısıtlamaya gidilmesi zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda sosyal hizmetlerin yeniden yapılandırılmasına yönelik yasal düzenlemelerin yapılması bir zorunluluk haline gelmiştir.
1980 sonrası refah devleti anlayışında yaşanan değişimin bir sonucu olarak, sosyal hizmetlerin sunumunda özelleştirme (privatization), yerelleşme (decentralization) ve çoğulculuk (welfare pluralism) uygulamalarının benimsendiği görülmektedir.