Din

Din-insan-kültür-toplum ilişkilerinin antropolojik açıklaması ana hatlarıyla şu şeklide özetlenebilir: İnsanlar tarih boyunca, kafalarını kurcalayan birtakım ontolojik (varoluşla ilgili) soruların cevabını düşünsel ve bilimsel tecrübeleri yardımıyla bulmaya çalışmışlardır. Ancak belirli bir noktadan sonra yetersiz kalıp, sezgilerine başvurarak belirsiz kalan ve kaygılanmalarına yol açan bazı metafizik ve doğaüstü durumlara ilişkin kabullenmeler içerisine girmişlerdir. Bu kabullenişler, dinin sosyal bir gerçeklik alanı olarak toplum ve kültür tarafından nasıl inşa edildiğini açıklamaktadır. İnsanın akıl dışı bu aşkın (transandantal) doğaüstü güç ve olgular evreni ile ilgili bilinmezlere ait kabullenişleri, kendine ait mukaddes dünyasını oluşturmaktadır. Kutsallıklar dünyası çevresinde oluşan toplumsal edimler, gelenek, görenek, törenler vb. ritüeller, bütünsel bir çerçeveye oturarak dinsel alanı meydana getirmiştir.Böylece dinler ve kültürler arasındaki karşılıklı etkileşim, bir zincirin halkaları hâlinde dinler tarihini oluşturmuşlardır. Antropologlar için, hiçbir toplum, topluluk, kültür ve birey, böyle bir dinsel yaşam biçiminden kopuk bir şekilde değerlendirilemezler. Her toplumun, topluluğun ve kültürün bünyesinde barındırdığı ve çok çeşitli biçimlerde tecrübe ettikleri, örneğin, atalar kültüne, ruhlara, hayvanlara, bitkilere ya da diğer doğal varlıklara olan farklı dinsel içeriğe sahip inanç ritüelleri bulunmaktadır. Bu tür inançlar bireysel hayat kadar sosyal hayatın da vazgeçilmez bir parçası olup tapma ve tapınma gibi dinsel pratikler biçiminde kendini göstermektedir. Tapma ve tapınma ritüellerinde dua, kurban kesme, dans, gibi pek çok törensel unsur bulunmaktadır. Tapma ve tapınmanın dayanaklarını ilahî ödüller ve cezalar oluşturmaktadırlar. Söz konusu davranış kalıpları bir kültür dairesi içinde yaygınlaştıkça, sosyal hayata ve düzene yönelik bazı talepler ortaya çıkmakta, bunlar da kurallaşarak ve kurumsallaşarak sosyal hayatın vazgeçilmez parçaları haline gelmektedirler.

Antropologlar, herhangi bir dinsel inancın ya da pratiğin diğerlerinden daha etkili, üstün ya da daha mantıklı olduğunu ispat etmek amacında değillerdir. Antropologlar, dinsel kuralların ve ayinsel davranışın, sosyal yapıyı oluşturan politik, iktisadi ve kültürel süreçlerle olan ilişkisinin boyutlarını anlama ve açıklama çabasındadırlar. Din olgusunun bu bakış açısıyla, ilk kez 19. yüzyılın sonunda Max Müller, W. Robertson Smith, Edward B. Tylor ve Sir James G. Frazer’in çalışmalarında yer almakta olduğu görülmektedir.

Dinin insan hayatında denetlenemeyeni denetlemek, açıklanamaz olanı açıklamak, insanlığa dair bir anlam haritası sunmak ve karmaşıklığı düzenli hâle getirmek gibi psikokültürel işlevlerinin yanı sıra, grup normlarını kuvvetlendirerek bireysel davranışları denetleyecek ahlaki yaptırımlar sağlayan toplumsal işlevleri de mevcuttur. Dinler toplumu bir arada tutan ortak değer ve amaçları düzenleyerek toplumsal dengeyi korurlar.

Toplumsal yapı, karşılıklı etkileşim halinde bulunan sosyal kurumlardan meydana gelen bir sistem yaklaşımı içinde incelenebilir. Bu kurumlardan biri de dindir.Dinler, tarih boyunca hemen hemen tüm toplumlarda teşekkül etmiş sosyal bir gerçekliktir. Dinin sosyal tezahürleri zamana, mekâna ve sosyoekonomik koşullara bağlı olarak değişen farklı sosyokültürel yapılarında, farklı biçimler almaktadır. Öyle ki bir dinin toplumsal ve kültürel görünümü, bir toplumdan diğer bir topluma farklı özellikler gösterdiği gibi, tarihsel süreç içerisinde aynı toplumun farklı tarihsel aşamalarında da çeşitli dönüşümler geçirmektedir. Hatta din, verili bir toplum ve kültürde, farklı sosyal tabakalara mensup kişiler nazarında bile farklı algılamalara neden olabilmektedir.