Fransız Devrimi’nde Siyasi Düşünce

Genel olarak "devrim"; bir ülkede mevcut ekonomik, siyasi, kültürel veya toplumsal statükonun veya hayat tarzının birdenbire değişmesi veya değiştirilmesi olarak tanımlanabilir. Devrimler; bu ani değişimin yaşandığı alan itibarıyla siyasi devrimler, ekonomik devrimler, toplumsal devrimler, kültürel devrimler gibi sınıflandırmalara tabi tutulabilir. Siyasi boyutu öne çıkmakla birlikte 1789 Fransız Devrimi, kültürel ve toplumsal devrimlerin en önemli örneklerinden birisi olarak kabul edilmektedir.

1789'da Fransa'da mutlak monarşiden demokratik rejime geçilmesini mümkün kılan devrim, dünya siyasetinde burjuva demokratik devrimlerinin klasik örneğini teşkil eder. Bu dönemde modern Avrupa'nın en önemli siyasal aktörü olan burjuvazi, diğer ülkelerdeki örneklere benzer şekilde, mutlak yetkilere sahip monarşiyi bir anayasa ile sınırlandırarak iktidarı ele geçirmek istemişti. Ancak öngörülemeyen olaylar, burjuvazinin de beklentisinin ötesinde geçerek, millet egemenliğine dayalı cumhuriyet yönetiminin kurulmasıyla sonuçlandı.

Fransa'da 1789'da başlayan devrim, 1799'a kadar ülke dışında işgal tehdidi, ülke içinde de eski düzeni geri getirmeyi amaçlayan karşı-devrim isyanlarına sahne olmuştur. Dahası aynı süreçte devrime destek veren burjuvazi, işçi ve köylü kesimleri arasında da çetin bir iktidar mücadelesi yaşanmıştır. Mesele büyük ölçüde, kraldan boşalan iktidar boşluğunun kimler tarafından nasıl doldurulacağı ile ilgiliydi. Bu anlamda "imtiyazsız sınıflar" olarak tanımlanan burjuvazi ve diğer kesimler eski düzenin tasfiyesi konusunda ittifak etmekle birlikte, yeni düzenin mahiyeti ile gili olarak bir uzlaşmaya varamamışlardı.

Fransız Devrimi, genel olarak bakıldığında, gerek ideolojik kökenleri gerek siyasal seyri dikkate alındığında buruvazinin sözcülüğünü yaptığı liberal bir devrim olarak öne çıkmaktaydı. Ancak Kral 16. Louis'in tahttan indirilmesi ve ardından idam edilmesinin sonrasında yaşanan siyasal gelişmeler, ülkeyi tam anlamıyla bir kaos ortamına süreklemişti. "Terör Dönemi" olarak adlandırılan bu süreçte, bir yanda devrimi koruma endişesi, diğer yandan iktidarı kontrol etme amacı liberalizm dışında başka siyasal akımların da ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştı. Jakobenizm ve Babuvizm, bu süreçte büyük burjuvaziye karşı gelir düzeyi daha düşük toplumsal kesimlerin siyasal taleplerini dillendiren siyasal akımlar olarak öne çıkmaktaydı.

Devrimden önce ekonomik varlıklar üzerinde büyük ölçüde denetim kuran büyük burjuvazi, bu güçle orantılı olarak siyasi iktidarı da kontrol etmek istiyordu. Devrim bütün halk adına gerçekleştirilmişti; ancak zaferden sonra burjuvazinin yoksul halk kitlelelerini iktidara ortak yapmak gibi bir niyeti yoktu. Sieyes'in "aktif vatandaş" - "pasif vatandaş" ayrımı ve "millet egemenliği" kuramı büyük ölçüde burjuvazinin meşruiyet arayışına cevap veriyordu. Zira bu anlayışın kabulü hâlinde burjuvazi kendi dışındaki emekçi kitleleri hem seçme ve seçilme hakkından mahrum edebilecek hem de "temsil" mekanizmasıyla "millet" adına iktidar tekelini ele geçirebilecekti.

"Eşitlik", "Özgürlük", "Kardeşlik" sloganlarıyla devrime büyük umutlar bağlamış olan yoksul halk, kralın iktidarı yerine büyük burjuvazinin iktidarıyla sonuçlanan bu duruma tepkisiz kalmadı. Üstelik yıllar süren savaş ve kaos; işçi, köylü ve küçük burjuvazinin geçim şartlarını daha da elverişsiz hâle getirmişti. Bu süreçte sokaktaki kalabalıkların ve aşağı sınıfların kontrolü altına giren devrim, büyük burjuvaziyi bir süre geri çekilmeye mecbur ederken; Jakobenizm ve Babuvizm gibi yeni birtakım siyasal akımları da yaratmıştır.

Fransa'da devrim sırasında ortaya çıkan siyasal akımlardan biri olan Jakobenizm, ülkenin iç ve dış pek çek sorunla boğuştuğu bir dönemde iktidarı fiilen eline geçiren Jakoben liderlerin görüş ve uygulamalarına dayanır. Özellikle Robespierre ve Saint-Just'un bu olağanüstü dönemdeki düşünceleri Jakobenizm'in omurgasını oluşturur. Bu bakımdan Jakobenizm; bir siyasal akım olduğu kadar, aynı zamanda bir iktidar yöntemi olarak da nitelendirilebilir. Jakobenizm'in iki temel amacının varlığından söz edilebilir: Birincisi, devrimin iç ve dış düşmanlara karşı korunması; ikincisi, sosyal sınıflar arasında bir dengenin sağlanması.

Robespierre'ye göre anayasal hükümet ile devrim hükümetinin görevleri birbirinden farklı olmalıydı. Anayasal hükümetler, devlete karşı birey hak ve özgürlüklerini korumakla yükümlüyken; devrim hükümetlerinin görevi, iç ve dış düşmanlara karşı devleti korumaktır. Öte yandan anayasal hükümetler, hukukla sınırlandırılmış hükümetler olarak tanımlanırken; devrimci hükümetler olağanüstü şartlarda daha esnek hareket edebilmek için bir anayasa bağlı kalmayan hükümetler olmalıdır. Dolayısıyla devrim; kendini güvence altına almak için, hukuku askıya almak dahil, her türlü önlemi almaya yetkilidir. Devrimci hükümetler kendi taraftarlarının güvenliğini sağlamak için özen göstermelidir; ancak düşmanlarına verebilecekleri tek şey ölüm cezasıdır. Saint-Just'ün ifadesiyle devrim dönemlerinde ihtiyaç duyulan şey adalet değil, kılıçtı. Robespierre'ye göre bu olağanüstü şartlarda iktidarı elinde bulunduran hükümetler, "Özgürlüğün Diktatörlüğü" olarak adlandırılır. Bu hükümetler parlamenter ilkelere göre değil, devrim şartlarında doğrudan halkla özdeşleştirilen komiteler tarafından yönetilir.

Babuvizm, Fransız Devrimi sırasında emekçi sınıfların özlemlerini dile getiren toplumsal ve siyasal bir akım olarak tanımlanabilir. Gracchus Babeuf tarafından temsil edilen Babuvizm, henüz işçi sınıfının yeterince gelişmediği Fransız toplumunda, ekonomik varlıkların eşit dağıtılmasını savunan bir "bölüşüm sosyalizmi" olarak değerlendirilebilir. Burjuvazinin "kanunlar karşısında eşitlik" ilkesi yerine "mutlak eşitliği" savunan Babeuf'a göre, sömürü düzenine son vermek için bir devrim yapmak kaçınılmazdır. Ancak bu devrimi güvence altına almak için, tıpkı Robespierre'in savunduğu gibi, devrimci bir diktatörlük kurmak hayati derecede önemlidir. Lenin'in "proleterya diktatörlüğü"ne ilham kaynağı olan bu görüşleri ile Babuvizm, bilimsel sosyalizmin öncüsü olarak kabul edilmektedir.