Fransız Devrimi’ne Doğru Siyasi Düşünce

Orta Çağ'da karanlık bir dönemden geçerek 15. yüzyıla ulaşan Avrupa, Rönesans'la bilimsel ve teknik anlamda ilerlemeye başlamışsa da siyasi alanda siyasi anlamda beklediği özgürlüklere kavuşamadığı için yeni arayışlara girmiştir. 17. asırda başlayan düşünce hareketleri, özellikle Fransa'da giderek yükselmiş ve 1789'daki Fransız Devrimi'yle sonuçlanmış ve insan haklarıyla ilgili birçok hak kazanılmıştır.

18. asırda fikir mücadelesi veren filozoflardan biri, Rousseau'dur. Rousseau, uygar durumdaki insanların birbirlerini sömürmediklerini, ahlaksızlığın ve eşitsizliğin yaygın olduğunu, buna mukabil doğal durumda eşitlik ve özgürlüğün egemen olduğunu söylemiştir. O, doğal durumdaki insanların, tıpkı ailede olduğu gibi doğal olarak bir araya geldiklerini, çocukların kendilerine yeter hâle geldiklerinde ise sanki bir sözleşme yapmış gibi babalarının etrafında durmaya devam etmişlerdir. Toplum da aile gibidir. bir araya gelen insanlar, haklarını topluma devretmişlerdir. Bu hak devretmenin sonucunda bir "genel irade" ortaya çıkmış, böylece ilk devlet oluşumu gerçekleşmiştir.

"Genel irade" monarşiden başka her yönetim biçimine uyar. Tek ve sınırsız egemenliği temsil yetkisi de bizzat halkın bütünündedir. Genel iradeden başka bir yasa da yoktur. Egemenliğin özellikleri şunlardır: a- Halkın kendi kendini yönetmekten vazgeçmemesi, b- egemenliğin bölünmemesi, cegemen iradenin yanılmaması, d- egemenliğin mutlaklığı.

Rousseau, aklın ürünü olan evrensel bir adalete inanmakta ve adaletin gerçek sahibinin de Tanrı olduğunu söylemektedir. Ancak bu adaletin dağıtım güçleri olmadığı için insanlar arasında etkisiz olduğundan ve halk da bazen iyiyi tayin edemediğinden devlet tarafından konulan yasalara ihtiyaç vardır. Devlet yasayı yapar; ama bunu halka dayatmayıp toplum sözleşmesi gereği halkın onayına sunar. Halk, kendi onayladığı yasanın, özgürlüğü engellediğini artık iddia edemeyeceği için, yasalara uymak mecburiyetinde olacaktır.

Egemen güç olan devlet yasayı yapar, yürütmeyi hükümete bırakır; çünkü devlet, yürütmenin de kendine bağlı olduğu güçtür. Rousseau, üç yönetim şeklinden söz eder: Demokrasi, aristokrasi, krallık. Rousseau, bu üç yönetim şeklinden birini tercih etmez, halkın çıkarını hangisi gözetirse o iyidir.

Fransız aydınlanmasının önemli düşünürlerinden olan Voltaire, kilisenin din anlayışıyla mücadele etmiş, bu uğurda dinsiz damgası yemekten bile kaçınmamıştır. Halbuki Voltaire, "Tanrı yoksa bile Onu biz icat etmeliyiz." diyecek kadar Tanrı'ya inanmaktadır. Ancak onun din anlayışı, deist karakter taşımaktadır. Çünkü kilise dindarlığına karşı, akıl dinini savunmaktadır.

Voltaire, çağdaşı Rousseau'nun doğal hale dönüş anlayışını reddederek bunun tabiata aykırı bir durum olduğunu söyler. Çünkü kültür, tabiatın işlenmesiyle ortaya çıkmaktadır; eğer doğal duruma dönülseydi, kültür meydana gelemezdi.

İnsan özgürlüğüne değer veren Voltaire, düşüncenin gelişmesini tehdit eden her şeyle savaşmıştır. Düşünce hürriyeti, diğer bütün özgürlüklerin temelini oluşturduğu ve kilise, düşünceye engel olan en tehlikeli kurum olduğu için kiliseye karşı çıkmıştır.

Bütün insanların eşitliğinden yana olan Voltaire, eşitsizliğe, ihtiyaçların sebep olduğunu vurgulamıştır. Belli bir devlet biçimi tercihi olmayan Voltaire, asıl önemli olanın, insanları hoşgörüyle yönetmek olduğunu belirtmiştir.

Yönetim biçiminin önemsiz olduğunu belirten Voltaire, tercihe en layık yönetim şeklinin “yasalardan başka hiçbir şeye boyun eğilmeyen devlet” yönetimi olduğunu da vurgulamıştır. Yasa ile töre arasında çelişki olmamasına dikkat etmek gerektiğini belirtmiştir.

Fransız Devrimi'nin baş aktörlerinden biri olan Sieyès'in siyasi mücadelesinin asıl amacı, din adamlarıyla soyluların yetkilerini kısıtlamak, ayrıcalıkların olmamasını ve yasa önünde tüm bireylerin eşitliğini sağlamak, buna mukabil üçüncü gücü yani Fransız halkını her alanda egemen hâle getirmek ve eskinin yerine yeni bir rejim kurmaktır.

Sieyès’e göre siyasal toplumun kuruluşunda üç aşama vardır. İlki, her iktidarın kaynağı olan kişisel iradelerin bir araya gelerek anlaşmaları; ikincisi, kişisel iradelerin yerini ortak iradenin alması; üçüncüsü de yönetimin temsili bir iradeye (temsilciler kurulu) teslim edilmesidir. Devlet, insanların kendi rızalarıyla anlaşarak kurdukları bir yapıdır. Böyle bir yapının kurulmasının amacı ise, her şeyden üstün olan özgürlük ve mülkiyet haklarının ihlal edilmesini engellemek ve bir barış ortamı oluşturmaktır.

Sieyès’e göre anayasanın dayandığı en önemli güç, millettir; temsile dayanmayan her anayasa yanlıştır. Anayasanın hazırlanmasında en önemli ölçü, milletin faydasını gözetebilecek şekilde hazırlanmasıdır.

Anayasayı değiştirme yetkisi, tamamen millete aittir. Yasama ve yürütme yetkisine sahip olanların çıkaracakları yasalar da anayasaya uygun olacağına göre, yasama ve yürütmenin bütün bölümleri ortak iradeye, yani millete bağlı olacaktır. Sieyès’in asıl ulaşmak istediği sonuç da budur.

Sieyès’e göre anayasanın temel amacı başkasına zarar vermemek olmasına rağmen, toplumda bazıları ayrıcalıklıdır. Bu ise anayasaya aykırıdır. Herhangi bir şekilde birine ayrıcalıklı davranmak demek, başkasına zarar vermeyi meşrulaştırmak demektir. Yasaların herkese eşit uygulanması gerekmektedir.

Sieyès, toplumdaki din adamları ve soyluların imtiyaz sahibi olmaları ve halkın çoğunluğunun haklarından mahrum edilmeleri, tahammül edilecek bir durum değildir. Bu yüzden de o, siyasal düzen içinde üçüncü sınıfa yer verilmesinin mücadelesini vermiştir. Sieyès, toplumun bütün yükünü taşıyan çoğunluğun ezilmesinin karşısında sayıları birkaç yüz bini geçmeyen ayrıcalıklı sınıfın, tümüyle topluma bir yük olduğunu iddia etmiş ve bunu ispatlamaya çalışmıştır. Sieyès’e göre "üçüncü sınıf", tarımdan endüstriyel mallara kadar her şeyi üreten ve pazara süren, birçok mesleği icra eden, çalışan, çabalayan ve sadece emeğinin karşılığında geçimini sağlayabilen halktan başka bir şey değildir. Oysa para getiren işlerin hiçbirinde halka yer yoktur. Paralı işler, soyluların elindedir. Bir başka ifadeyle soylular sınıfı, halkın emeğinden bile vergi alıp, sırtından para kazanıp, emeğini sömürüp, halkın özgürlüğünü elinden almakta, baskı altında tutmaktadır. Soylular sınıfı kalktığı gün halk özgürlüğüne kavuşacaktır.

Bu noktada Sieyès, "üçüncü sınıf"ın en önemli isteklerinin Genel Meclis’e, ayrıcalıklı sınıflar kadar temsilci sokmak ve soylu temsilcilere üstün yetkiler tanınmayıp, her temsilciye bir oy hakkı verilmesi olduğunu belirtmiştir.