Siyaset Felsefesi: Toplumsal Düzen Arayışları

Siyasetin felsefesine dair yapılacak olan her analiz “siyaset nedir?” sorusuyla başlamak durumundadır. Her ne kadar bugüne dek tanımlamanın bir sınırlama olduğu çünkü bir tanımın tanımlanan şeye dair her şeyi kapsayamayacağı, birçok unsuru dışarıda bırakacağı gerçeği ifade edilmiş olsa dahi, öğretim metodolojisi açısından çeşitli tanımlamalar yapmak çoğu zaman kaçınılmazdır. Bu nedenle siyaset felsefesi en kısa tanımlama olarak; siyaset fenomenini felsefi bir yöntemle ele alma ve açıklama teşebbüsüdür. Tam olarak bu noktada siyaset fenomenine yönelik bir açıklama girişiminin sadece siyaset felsefesiyle sınırlı olmadığı düşünülür. Bunun için tanımlamaya müteakip siyaset felsefesini siyaset biliminden, siyasal teolojiden, siyasi düşünceden, siyasal sosyolojiden ayıranın ne olduğunun bilinmesi sağlıklı bir değerlendirme açısından önem arz etmektedir. Çünkü siyaset üzerine değerlendirme yapan, analiz ve açıklamalarda bulunan tek disiplin siyaset felsefesi değildir. Bu iki temel adımı müteakip son olarak, siyaset felsefesi, siyasi olan şeyin mahiyetine ilişkin değerlendirmeler yapmış olan düşünürlerin görüşlerinden hareketle anlaşılabilir.

Diğer taraftan siyaset felsefesi açısından düşünce tarihinde politik olana yönelik temel soru, kim yönetmeli ve kimin neye hakkı olmalıdır. Bu soru veya sorular geçmişten günümüze hala güncelliğini korumakta ve bütün insanlığı tatmin edecek cevaplara da ulaşılmadığı görülmektedir. Her ne kadar modern demokratik sistemlerle bu sorunun belirli bir düzeyde cevaplandığı ve ideal olana yaklaşıldığı yönünde iddialarda bulunsalar da bugünün dünya gerçeği böyle bir iddianın kabulüne önemli ölçüde ket vurmaktadır.

Platon’a göre demokrasi, yönetimi, toplumun çoğunluğunun ve yoksulların ele geçirmesi olarak tanımlanabilir. Demokratik yapıda herkes eşit haklara sahiptir ve bu yüzden de demokrasi aslında eşitsizdir. İnsanlar doğa itibarıyla birbirleriyle eşit olmadıkları için, birbirleriyle eşit olmayanların eşit haklara sahip olması adaletsizliktir. Platon, insanların nitelik bakımından farklı olduklarını düşündüğü için demokrasiye de eleştirel bir tutum içindedir. Bu tutumu onun “Devlet” eserinin yanı sıra “Yasalar” adlı eserinde de görülmektedir. Yasalar’da da yönetim biçimleri üzerinde değerlendirmelerde bulunmuş ve demokrasiyi kötü bir yönetim biçimi olarak kabul etmiştir.

Aristoteles'e göre aile ve birey karşısında devlet önceliklidir. Burada önemli olan parçadan ziyade bütündür. Aristoteles devleti doğal bir bütünlük olarak değerlendirir. Bu yapı, bütünsel bir iradeyi ifade eder. Devlet öylesine doğal bir yapıdır ki bu yapı dışında bulunanlar ya hayvanlardır ya da Tanrı gibi insanüstü varlıklardır. İnsanlar, devlet adı verilen ortaklıkta bir araya gelirler. İnsanlarda var olan doğal bir içgüdü, onları devlet oluşumuna yönlendirerek devlet yapılanmasına doğal katılımda bulunmalarını sağlar.

Augustinus insanların doğa itibarıyla sosyal olmadıklarını savunur. Çünkü insan işlediği günah dolayısıyla Cennet’ten düşmüştür. İnsanlar bencil oldukları için toplum olmayı sağlayacak iş birliğine, itaat etmeye ve düzene sokulmaya zorlanmalıdırlar. Bunun için de devlet gereklidir. Devletin olmadığı bir ortamda anarşi söz konusudur.

Machiavelli ahlaka dair ayrımını özel ahlak ve siyasi ahlak şeklinde dile getirir. İfade edilen ayrım bağlamında özel ahlak açısından kötü, olumsuz görülen veya yasaklanan birçok şeye siyasi ahlakın ruhsat verdiğini ve hatta iyi bir yöneticinin hiç tereddüde düşmeden özel ahlakın yasakladığı birçok davranışı siyasi ahlak çerçevesinde eyleme dökebileceğini savunur.

Bodin’e göre aristokraside yurttaşlar ve çoğunluk, onların arasından çıkan bir azınlık tarafından egemen bir güçle yönetilmektedir. Soylu, bilge ve zenginlerin, yani seçkinlerin yönetmesi durumu, aristokrasinin olumlu yanını yansıtır. Elitist ve ılımlı yanları olan yönetim şeklinin doğaya uygun olduğu da ileri sürülmüştür. Ancak Bodin, bu durumun hatalı yanını şöyle ifade eder: Aristokratik yapıda seçkinlerin hakim olması çoğu zaman zordur. Aynı zamanda devlet işlerinde halkın yönetici pozisyonuna getirilmesi de büyük oranda imkânsızdır ki böyle bir şey uygulansa bile bu uygulama kıskançlığa ve despotizme yol açar. Hatta egemenliği kullanma yetkisinin birçok yöneticiye sunulması anarşiyi ortaya çıkarır. Bu nedenle Bodin açısından monarşi, egemenliğin etkin kılınması açısından diğer yönetim biçimlerine göre daha ön plândadır.