Sivil Toplum Örgütlerinin Sosyal Politikaya Katkıları

Sosyal Politikanın Kavramsal Çerçevesi

Sosyal politika, toplumu oluşturan bireylerin sosyal ihtiyaçlarını karşılama amacına yönelik faaliyetlerde bulunan disiplinler arası bir bilim dalıdır. Bu özelliği ile sosyal politika, ekonomi, sosyoloji, felsefe, hukuk ve siyaset bilimiyle yakın bir ilişki içindedir. Sosyal politikayı dar anlamıyla “çıkarları uyuşmayan sınıflar arasında tırmanan çatışmaları önleyerek toplumsal uyumu garanti altına almak” olarak tanımlamak mümkündür.

Amaç olarak önceleri sanayileşme ve kentleşme ile ortaya çıkan tehlikelere (iş kazaları) ve sefalete (yoksulluk, işsizlik, hastalık veya yaşlılık) karşı işçileri korumayı ve gerekli önlemleri almayı amaç edinen sosyal politikanın hedef kitleleri zaman içerisinde değişime uğramıştır. Geniş anlamda sosyal politika, toplumun bütün sınıf ve zümreleri arasındaki karşıtlık ve mücadeleleri ortadan kaldırmayı hedeflemiştir.

Sosyal Devlet ve Sosyal Politikanın Dönüşümü

Sosyal devlet “vatandaşların sosyal durumlarıyla, refahlarıyla ilgilenen, onlara asgari bir yaşam düzeyi sağlamayı ödev bilen” devlet diye tanımlanmaktadır. Vatandaşlarının ekonomik ve sosyal haklardan (sosyal güvenlik, sendika, toplu sözleşme ve grev, asgari ücret, eğitim, insan hakları, işçi hakları ve sağlık hakları gibi) yararlanmaları için sosyal devlet gerekli önlemleri alır. Böyle bir tanımlama, batı toplumlarında çoğunlukla “refah devleti” (welfare state) denilen devlet anlayışına karşılık gelmektedir.

Sosyal devletin işlevinin 1970’li yıllara oranla önemli oranda azalmış olması devletin sosyal politika üretme görevini sivil toplum örgütleriyle paylaşması sonucunu doğurmuştur. Gönüllülüğün, katılımın ve sivil toplumun gelişmesi bir demokrasi ve gelişmişlik göstergesi olmakla birlikte sürecin arka planında sosyal devletin gerilemekte olduğu da unutulmamalıdır.

Sivil Toplumun Sosyal Politikaya Katkıları

Genel olarak bakıldığında, sivil toplum kuruluşlarının 20. yüzyıla kadar “gönüllü organizasyonlar” adı altında toplumun yoksul kesimlerine yönelik küçük toplum projeleri yürüttükleri görülmektedir. Hindistan’da Gandhi Hareketi'nin, halkların eşitliği ve toprak reformu amacına yönelik yaptığı mücadeleler ve yine aynı ülkede “People’s Courts” adındaki gönüllü bir organizasyonun toplumun yoksul kesimlerinin haklarını elde etmesine yönelik çabaları buna örnek olarak verilebilir. Gelişmiş ülkelerde sivil toplum kuruluşlarının gündeme gelmesi özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın bitimiyle başlayan döneme rastlamaktadır. Söz konusu dönemde sivil toplum kuruluşları tarafından yürütülen ilk çalışmalar, Avrupa’nın yeniden inşası politikalarına paralel olarak ve giderek az gelişmiş ülkelere doğru yönelen beslenme, sağlık, barınma gibi toplumun yoksul kesimlerinin en temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik küçük çaplı insani yardım projeleri şeklinde yürütülen sınırlı birtakım çalışmalardır.

Sivil Toplumun Sosyo-Politik Amaçları

Demokrasi: Toplumun gerek bireysel, gerekse kolektif olarak kendi istek ve tercihlerini ortaya koyabilmesinin, gerek kişilerin kendi bireysel kimliklerini savunmaları yönünden, gerekse toplumların kolektif ihtiyaçlarının açıklanabilmesi ve savunulabilmesi yönünden önemi bilinmektedir. Bu demokrasidir.

Sosyal barış: Sosyal barış kavramı, refah devleti döneminde özellikle dar anlamda sosyal politika kavramının aktörleri olan işçi, işveren ve devlet arasındaki ilişkilerin çatışmalardan ve hukuk düzenini tehdit eder konumdan uzak olması amacını ifade etmek için kullanılagelmiştir. Bu dönemde, işçi sendikaları ile işverenler arasındaki sözleşmelerin barışçıl ortamda ve süreçte oluşumunu ifade eden kavram, sosyal barış kavramı olmuştur.

Sosyal refah: Sosyal refah, genel olarak bir ülkede yaşayan insanların sosyo-ekonomik yaşam düzeyini ifade eder. Bir başka ifadeyle sosyal refah, toplum içinde insanların yaşam standartlarının, ihtiyaçlarının ne kadarını karşılayabilecek durumda olduklarıyla ilişkilidir. Bu açıdan bakıldığında sosyal refahı gerçekleştirmek, sosyal politikaların temel amacıdır.

Sosyal adalet: Sosyal adalet kavramı genellikle sosyal refahın eşit dağılımı ve fırsat eşitliğini ifade etmektedir. İnsanların sosyo-ekonomik eşitsizliklerin yarattığı olumsuzluklar nedeniyle özgür bireyler olarak ortaya çıkamamaları ve toplumsal özgürlük ve gelişim sürecinde bireysel olarak yer alamamaları bu insanların bazı mekanizmalar tarafından korunması ihtiyacını ortaya çıkarmıştır.