Sivil Toplumun Kuramsal Çerçevesi I
Kapsam
Sivil toplum, en genel anlamıyla kamusal alanda var olan, gönüllülüğe dayalı, kendi kendini oluşturan, hukuksal bir düzenle yada bir ortak değerler kümesiyle sınırlı olan, devletten özerk ve örgütlü olan toplumsal yaşam alanı olarak tanımlanmaktadır .
Habermas “Sivil toplumu, dini kurumlar, kültür dernekleri, akademiler, bağımsız medya, spor ve hobi dernekleri, tartışma kulüpleri, vatandaş forumları, yurttaş inisiyatifleri, meslek birlikleri, siyasal partiler, sendikalar ve alternatif kurumlara dek uzanan devlet -dışı ve ekonomi -dışı birlikteliklerin oluşturduğunu” söylemektedir .Buna göre sivil toplum, küçük çaplı gönüllü kuruluşların devletin kamusal sorunlar hakkında ürettiği çözümleri denetleyen ve bu çözümleri açıkça tartışarak katkıda bulunan ve bu anlamda çoğulculuğu esas alan bir yapıdır .
Devletle ilişkili olan fakat iktidarı ele geçirme amacı taşımayan sivil toplum, devletten bağımsız bir toplumsal alan olup vatandaşların, aile veya devlet tarafından temsil edilmeyen ortak çıkarlarının alanıdır .
Dört İşlev
- Devlet gücünü meşrulaştırma aracı olma
- Despotizme karşı güvence olma
- Demokrasiye geçişi kolaylaştırıcı bir etken olma
- Uygarlığı barbarlıktan ayıran bir ölçüt olma
Tarihçe
Sivil toplum kavramının felsefi kökleri Antik Yunan düşünürü Aristoteles’in çalışmalarında görülmektedir. Kavram, Aristo tarafından siyasal toplumu belirtmek amacıyla “politike koinonia” olarak kullanılmaktadır. Aristo’da Politike koinonia polise karşılık gelmektedir.
Polis, insan aklının yansıması olan dilin sergilendiği mekândır. Polis mensubu yurttaşlar eşit ve hür olarak ortak sorunlar üzerine karşılıklı akıl yürütmekte, fikirlerini müzakere ederek ortak aklı, ortak fikri, ortak sözü oluşturmaya çalışmaktadırlar. İnsan Polis’ te insan olmakta, insanlığını yaşamakta ve hayata geçirmektedir. Aristoteles’in polis olarak ifade ettiği alan, yurttaşın özel alanının dışında kalan sivil toplumla özdeş olan siyasal toplumu niteleyen alandır.
Avrupa’da feodalizmin ve daha sonra mutlakıyetin çözülüşü ile modernizmin kuruluş süreci kavramın geleneksel kavrayıştan modern kavrayışa geçişine de yol açmıştır. Bu kırılmaların seyri ile devlet -sivil toplum özdeşliği yerini devlet -sivil toplum karşıtlığına bırakmıştır.
Sivil toplumun kendine ait ilkeleri olan, devletle özdeşleştirilmeyen anlamındaki tanımlamasını, ilk kez Adam Ferguson gibi İskoç aydınlanmacıları yapmaya başlamıştır.
İçinde bulunduğumuz yüzyılda, sivil toplum kuruluşlarının öneminin, küreselleşme, neo-liberalizm ve katılımcı demokratik sistemlerin yaygınlaşmaya başlaması ile birlikte artmaya başladığına kuşku yoktur .
İlk aşamada sivil toplum, bir devletin üyesi olmakla özdeşleşen anlamından kurtulmuş ve sivil toplum kavramı Hobbes ve Rousseau gibi sosyal sözleşmeci filozoflar tarafından doğa hâlinden çıkıp siyasi otorite etrafında bir araya gelmek biçiminde tasvir edilmiştir. Dolayısıyla bu evrede, sivil toplum toplumsal yaşamın her alanını kapsamaktadır.
Hobbes, devlet ve toplum konusundaki görüşlerini açıklamak için doğa durumu varsayımından yararlanır. İnsanın doğuştan sahip olduğu özelliklerden biri eşitliktir. Bu eşitlik, doğa durumunda pek çok şeyin de kaynağını oluşturur. Çünkü herkesin başkalarıyla aynı haklara sahip olduğu düşüncesi sürekli bir çekişme ve doğa durumundaki insanlar arasında bir kargaşaya sebep olmaktadır.
Rousseau ise genel iradeye vurgu yaparak doğa, sivil toplum, siyasal toplumdan oluşan üçlü bir ayrım yapmıştır. Rousseau diğer doğal hukuk kuramcılarından farklı olarak doğal hukuku sivil toplumun sınırları içine sokmuştur.
İkinci aşama sivil toplum içindeki bağımsız toplulukların kendilerini devlete karşı savunmalarının meşrutiyet kazanmasına karşılık gelmektedir. Bu aşamayı temsilen Locke’da sivil toplum, bireylerin doğa durumundaki temel haklarını maksimum düzeyde koruyabilmek için sözleşme gerçekleştirdikleri bir alandır. Kısaca, doğa durumunun karşıtı olan sivil toplum geçici ve olumsuz bir alan değil, bireysel hakların bizzat yaşandığı, korunduğu ve uygarlığın merkezini oluşturan bir alan olarak kabul edilmektedir.
Üçüncü aşama sivil toplumun içerdiği özgürlüğün toplumsal çatışmaların kaynağı, devlet müdahalesinin bu çatışmaları önleyici faktör sayıldığı bir anlayışı yansıtır. Hegel sivil toplum ile siyasal toplum arasında bir ayrım yapmış, devlet ve toplum arasındaki çizgileri belirtmiştir. Devletin düzenlediği alanları ve toplumsal ilişkileri siyasal toplum kavramıyla ifade etmiş, geriye kalan özerk alanları ise sivil toplum olarak isimlendirmiştir. Hegel sivil toplumu, bütün bireysel menfaatlerin birbirleriyle çarpıştığı bir savaş alanı olarak tanımlamış, devleti de bu alandaki çıkar çatışmalarını önlemek suretiyle sivil toplumu korumakla görevli kabul etmiştir.
Son aşama ise devlet müdahalesinin sivil toplumu yavaş yavaş ortadan kaldıracağından korkulmaya başladığı noktayı ifade etmektedir. Bu aşamada, Tocqueville’nin çözümlemelerinde, sivil toplum, üyelik ve eylemlerin gönüllülük esasına dayandığı, aile ve devlet arasındaki tüm ilişkileri ve ağları (sivil toplum kuruluşlar, dini grup ve kurumlar, mesleki örgütlenmeler, kendine yardım amaçlı gruplar, sosyal hareketler, bağımsız medya gibi) içermektedir. Bu yaklaşımda üç ana sektöre dayalı toplum modeli temel alınmakta ve devlet, piyasa ve kâr -amacı gütmeyen grupların birbirlerinden bağımsız ancak birbirleri ile karşılıklı olarak bağlantılı olduğu savunulmaktadır.
Sivil toplum üzerinden düşünen önemli düşünürlerden birisi de Karl Marx’tır. Marx çatışmacı sivil toplum kuramcısı olarak bilinmektedir. Marx’a göre sivil toplum, hem tarihsel bir sürecin sonunda yer alan belirli bir aşamayı hem de bu süreçte belli bir dönüşüm geçiren toplumsal tabanı ifade etmektedir.