İstanbul Gravürleri

Gravür olarak tanımlanan baskıresimler, XV. yüzyıl ortalarından XIX. yüzyıl sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu'nu yansıtan önemli kaynaklardır.

Osmanlı İmparatorluğu'na gelen Batılı sanatçılar, Osmanlı İmparatorluğu'nu konu alan gravürler yapmışlardır. Bu gravürler incelendiğinde, en fazla resimlenen konunun başkent İstanbul olduğu görülmektedir.

XV-XVI. yüzyıllardaki ilk gravürler, kuş bakışı görüntüler ya da uzun panoramalardır. Hem şehrin içinden geçen boğazın görüntüsü hem de şehrin önemli kısmının haritasının oluşturulabilmesi için bu şehir manzaraları resmedilmiştir.

Anadolu’da tahtayı kazıyarak, oyarak kalıp yapmak ve bu kalıbı boyayıp basmak, yazmacılık olarak tanımlanmaktadır. Bu sanat, başlangıcı yüzyıllar öncesine dayanan bir halk sanatıdır.

1883 yılında kurulan Sanayi-i nefise Mektebi’nin dört bölümünden biri “hakk” (gravür) bölümüdür. Yaklaşık yüz otuz yıldır, akademik düzeyde eğitimi sürdürülen kazı resim, modern gravürün öncülerinin deneyimleri ve bulgularıyla gövde kazanıp, boya resim ve heykelin yanında özgün bir sanat dalı olarak yerini almıştır.

Osmanlı döneminde Batılı resim sanat anlayışıyla Fatih Sultan Mehmet (1432-1481) zamanında tanışılmıştır. 1518-1572 yıllarında Giovanni Andrea Vavassore’nin İstanbul çalışmaları yaptığı görülmektedir.

Giovan Maria Angionello 1451-1525 yılları arasında yaşamıştır. Fatih Sultan Mehmet’in seferi sırasında esir düşmüş ve Osmanlı’da bir süre kalmıştır. Türk tarihini anlatan, Historia Turchesca adında bir kitap yazmıştır. Belge niteliğinde olan bu kitapta, gravürlere yer vererek İstanbul görselleri kullanmıştır.

Fransız ressam Nikolay, İstanbul halk yaşamından örnekler veren 60 ağaç̧ gravür yapmıştır. Conelis Van Bruyn, Osmanlı imparatorluğunu en iyi tanıtan gravürlerini yapmıştır. Fransız ressam Vanmour bakır plakalara kazıdığı gravürleriyle “Osmanlı Kıyafet Albümü”nü hazırlamıştır.

1500’lü yıllara gelindiğinde ilk Osmanlıca yazılmış gravür örneği karşımıza çıkmaktadır. Tunuslu Hacı Ahmet’e ait olan ve dünya haritası olarak karşımıza çıkan bu baskının elma ağacından oluşturulmuş altı kalıptan yapıldığı bilinmektedir.

XVI. yüzyıl İstanbul’u için çok önemli bir belge niteliğine sahip olan Melchior Lorichs’in yirmi bir parçadan oluşan ve on bir metre uzunluğunda olan İstanbul panoraması gravürünün yanı sıra, Danimarkalı sanatçı aynı zamanda Kanuni Sultan Süleyman’ın dört tane de portresini yapmıştır.

1623-1640 yılları arasında XVII. Osmanlı padişahı olarak hüküm sürmüş olan IV. Murat döneminde, Kâtip Çelebi’nin Cihannüma adlı eserinde de gravür örnekleri görülmektedir. Kitapta otuz sekiz tane çizim vardır. Bu çizimlerde akarsular, denizler, yerleşkeler ve yollar resmedilmiştir.

Avrupa’da Rönesans XVIII. yüzyıl başlarında Osmanlı İmparatorluğu’nu etkilemeye başlamıştır. Bu dönem Osmanlı’da Lale devri olarak bilinmektedir. 1729 yılında kurulan matbaanın başında İbrahim Müteferrika vardır. İlk kez Marmara deniz haritası da bu dönemde basılmıştır.

Padişah III. Selim, baskı resmine önem vermiştir ve saltanatı süresince Batı’dan birçok sanatçıyı Osmanlı’da misafir etmiştir. O dönemde portre ressamlığı olmak üzere bir süre baskı çalışmaları yapılmıştır. L’espinasse ve Jean Baptiste Hilair’in çalışmaları bu dönemde belge niteliği taşıyan diğer çalışmalardandır.

Fransız asıllı sanatçı Jean Baptiste Hilair, Padişah Abdülhamit’in portresi de olmak üzere birçok İstanbul manzarası ve portre çalışmaları yapmıştır. Ressam William Henry Bartlett’ in İstanbul çalışmaları da dönem içinde yapılmış olan gravür çalışma örneklerindendir.

1900’lü yılların başında üçüncü asker ressamlar kuşağından olan Hoca Ali Rıza, 1909’da kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’nde bir süre başkanlık yapmıştır. Bu dönemde canlı modelden çalışma olanağı bulunmayan öğrenciler için özellikle doğa görünümlerini, kır evlerini ve çeşmeleri betimlediği karakalem çizimler hazırlayıp taş baskı yöntemi ile çoğaltarak resim atölyelerine dağıtmış, öğrenciler de çalışmalarını bu albümlerden kopyalar yaparak sürdürmüşlerdir.

XIX. yüzyılda etkin olarak kullanılan gravür, yüzyılın ikinci yarısında teknolojik gelişmelerin insan yaşamında yer edinmeye başlaması ve fotoğraf makinesinin icadı ile yerini fotoğrafa bırakmaya başlamıştır. Gravürün belgesel nitelik taşıma özelliği artık fotoğrafa geçmiştir.

1882 yılında, II. Abdülhamit döneminde kurulan Sanayi-i Nefise mektebi, Osman Hamdi Bey’in müdürlüğünde sanatçı yetiştiren bir okul olarak faaliyet vermeye başlamıştır. Sanayi-i Nefise mektebinin eğitim kadrosu, yurt dışından gelen sanatçılardan oluşmaktaydı. Okulda sanat, resim, oymacılık, hakkaklık ve mimarlık dersleri okutulmaktadır. 1926 yılında Güzel Sanatlar Akademisi’ne yurt dışından hocalar getirilmiştir. Bunlardan biri Fransız ressam Léopold Lévy’dir. Lévy, akademide resim bölüm başkanlığı yaparak 1937 yılında resim bölümünü yeniden yapılandırmıştır.

Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk gravür hocası Stanislas Arthur Napier’dir. Ardından Mösyö Dolger, Nesim Efendi, İsmail Bey ve Sait Mehmet Efendi atölye hocası olarak görevlendirilmiştir. Gravür atölyesi asistanı olarak Sabri Berkel görevlendirilmiştir. Böylece Türkiye’de gravür sanatı gelişmeye başlamıştır. Léopold Lévy Türkiye’de gravür sanatının gelişmesine çok büyük katkıları olan bir sanatçıdır.

İstanbul gravürlerinin temel özelliği, dönem hakkında bilgi vermesidir. O dönemde insanların giyim şekilleri, doğu insanının törenleri, mimari yapılar tasvir edilmiştir. Gravürleri amaçlarına göre sıralamamız gerekirse pitoresk seyahat gravürleri, seyahatname gravürleri, hatıratlar “souvenir”, kıyafet albümleri, karikatürler, haber görselleri, ürün gravürleri olmak üzere yedi başlık önem kazanmaktadır.

İstanbul gravürlerinden en sık işlenen mekânlar; harem, camiler, türbeler, hamamlar, kuleler, Boğaziçi ve Haliç manzaraları, Pazar yerleri, konak içleri, törenler, kahvehaneler, berberler, mezarlıklar ve mesirelerdir.