Osmanlı Vakıf Teşkilatı Klasik, Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemleri
Arapça kökenli bir kelime olan vakıf, sözlüklerde “alıkoymak”, “durdurmak” gibi anlamlara gelmektedir. Çoğulu ise “evkâf” ve “vukuf”dur.
İslâm dininin, ferdi erdemli bir birey haline getirme, yararlı ve iyi bir insan olması yönündeki teşvikleriyle beraber, tüm canlılara faydalı olma arzusu hayırseverlik yapma konusunda itekleyici güç olmuştur.
İslamiyet'ten önce yaşamış olan diğer devletin bünyelerinde de vakıf benzeri kurumlar vardı.
Abbasiler, Emeviler ve Selçuklu Devleti pek çok vakıf kurdu.
Zengin ve köklü bir coğrafya üzerinde kurulan Osmanlı Devleti’ de kendisinden önce ömür sürmüş olan devletlerden devraldığı vakıf mirasını korudu.
Devlet, miras aldığı vakıf bilincinin üzerine kendine özgü eklemeler ve uygulamalar sayesinde vakıfları oldukça ileri bir boyuta ulaştırdı. Nihayetinde “Osmanlı Vakıf Medeniyeti” gibi ifadelerle anılır hale geldi.
Günümüzün modern dünyasında, sosyal devlet anlayışı çerçevesinde halka sunulan çoğu hizmet Osmanlı Devleti’nde vakıflar eliyle ulaştırıldı.
Vakıflar sadece padişahlar, hanım sultanlar ve devlet adamları tarafından inşa ettirilmedi. Osmanlı ahalisinden kişiler de kendi ekonomik güçlerinin imkan verdiği ölçüde mütevazı vakıflar kurdular.
Nitekim Osmanlı Devleti'nin hakimiyet kurduğu uçsuz bucaksız toprakların hemen her köşesi vakıflarla donatıldı.
Peygamber, kendisine ait mülk bir hurma bahçesini vakfederek örnek olmuştur.
Özellikle Selçuklular vakıf kurma işini daha sistematik ilerlettiler.
Osmanlılar devraldıkları mirası koruyarak üzerine kendi dönemlerine ait yapı ve yönetim modelleri ekleyerek vakıfları toplumsal ve sosyal hayatın tam merkezine yerleştirmişlerdir.
Köylere, kasabalara, ıssız dağ geçitlerine bile vakıflar kuruldu ve sosyal hayatın canlanmasına katkı sağlandı.
Osmanlı Devleti'nde vakıfları kullanım şekilleri, mülkiyetleri, idaresi ve kullanım şekilleri gibi farklı alanlara ayırmak mümkündür.
Bir vakfın kurulabilmesi ve geçerli olabilmesi için bulunması gereken bazı zorunlulukları vardır. Bunlardan ilki; adına “vâkıf” denilen yani vakfı kuran kişinin bulunmasıdır. Bir diğer şart ise vakfedilecek bir malın bulunmasıdır.
Osmanlı’da vakfedilene “mevkûf” denilmektedir.
Vakfın kurulabilmesi için bulunması gereken bir diğer şart “irade beyanı” dır. İrade beyanı vakfedenin vakıf iradesinin açıkça belirtilmesi ile oluşur.
Tüm bunların haricinde vakıftan yararlanacak olanlar, yani “mevkûfun aleyh” in tespiti rüknü yerine getirilmedir. Mevkûfun aleyh vakıftan yararlananlar anlamına gelmektedir.
Vakıfların hizmet alanlarını; Dini, eğitim, bayındırlık ve sosyal hizmetler şeklinde sıralayabiliriz.
Dini hizmetler olarak; cami ve mescit yapımı, eğitim hizmetleri olarak; mektep ve medrese yapımı, bayındırlık hizmetleri olarak; yol, köprü, aydınlatma, çeşme yapımı, sosyal hizmetler olarak ise yemek dağıtımı, sağlık hizmetleri örnek olarak gösterilebilir.
Ayrıca vakıflar sadece bununla yetinmeyip, çeyizi olmayan genç kızların düğün hazırlıklarından, kimsesiz ve öksüz çocukların giydirilmesine kadar geniş alanlarda da hizmet vermiştir.
Yine sokak hayvanlarının beslenmesi ve korunması konusunda da vakıflar görev üstlenmiştir.
II. Mahmud döneminde pek çok kurum ve teşkilatın yapısında değişikliğe gidilirken, vakıfların denetlenmesi de bu değişimden nasibini aldı ve 1826 senesinde “Evkaf-ı Hümâyûn Nezâreti” kuruldu.
Takvimler 1920 senesini gösterdiğinde Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti yerini Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti’ne bıraktı