Osmanlı Tasavvuf, Tekke ve Zaviyeler Klasik, Tanzimat ve Meşrutiyet Dönemleri
Zamanın ve mekânın değerlerini üstlenerek kendine özgü birikimlerini de ortaya koymuş olan Osmanlı Devleti, altı asırlık bir ömre sahip olmuş ve üç kıtalık (Asya, Afrika ve Avrupa) bir coğrafyaya hükmetmiştir. Devletin bu tecrübesine katkı sunan yapılardan birisini hiç şüphesiz tasavvufi geleneğin kurumsal tezahürleri olan tarikatlar oluşturmuştur. Tarikat mensupları, Osmanlıların; beylikten imparatorluğa, imparatorluktan ulusal devletlere ayrışmasına kadarki sürecinde, yöneticilere müşavirlik yönetilenlere ise misafirperverlik yapmışlardır.
Kolonizatör Türk Dervişleri; XV. yüzyılın ikinci yarısında Âşıkpaşazâde’nin kaleme aldığı “Tevârîh-i Âl-i Osmân” adlı eserde bu sınıf mensupları “Gaziyan-ı Rum”, “Abdalan-ı Rum”, “Bacıyan-ı Rum” ve “Ahiyan-ı Rum” olarak taksim ve tasnif edilmiştir.
Yaşamın her alanına nüfuz eden tasavvufi yapı mensuplarının ekol bağlamında belli bir tarik ile aidiyetleri kesin değildir. XIII. yüzyılda “baba”, “sultan” ve “abdal” gibi sıfatlarla tavsif edilenler, münferit ve müesseseden yoksun kısa soluklu tasavvufi hareket mensuplarının birer uzantılarıdır. Sınırları tayin etmek adına “Haydarîlik”, “Vefaîlik” ve “Kalenderîlik” isimleri tayin edilmiştir.
Osmanlı dünyasının kuruluşunda kılıç kuşanıp savaş meydanlarında boy gösteren ve sükûn zamanlarında kalpleri İslam’a ısındırmak için sınır tanımayan eylemleriyle ön plana çıkan tarikat mensupları, söz konusu asrın problemlerine de cevap vermeye çalışmışlardır.
Klasik dönem öncesindeki Mevlevîlik, Nakşibendîlik, Kadirîlik, Halvetîlik ve Bayramîlik gibi tariklerin Osmanlı yerleşik düzen ve medeniyetine büyük katkısı olmuştur.
Muktedirlere “tedbiri” tavsiye eden tarikat mensupları, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, Klasik Dönemi’nde ve Islahat asırlarında önemli görevler üstlenmişlerdir.
Toplumsal yaşamın “hoşgörü” ile mümkün olduğunu telkin eden tarikat mensupları, çok farklı dil, din ve kültüre sahip Osmanlı dünyasında birlikte yaşamasının asgari şartlarını sağlamışlardır.
Üretim, tüketim ve pazar ilişkilerinin “itidal” üzerinden geliştirilmesini öğütleyen tarikat mensupları, Osmanlı ekonomik sistemin altı asırlık bir ömre sahip olmasına ortam hazırlamışlardır.
Askeri sahada “gazanın ve şehadetin” önemine vurgu yapan tarikat mensupları, devletin kuruluşunda “gaziyan-ı rum” sınıfının oluşumuna ve bu ruhun devamı için pehlivanlar tekkesi, gürzcüler ve okuçular tekkesi gibi yapıları bizzat kurmuşlardır. İslam dünyasının sömürüye maruz kaldıkları dönemde de aynı ruhu ihya etmişlerdir.
Asker, siyaset ve tarikat arasındaki ilişkilerin yarattığı tehlike ile sapkın akidelere sahip kişilerin suiistimallerinin yarattığı tehdit, tekke ve zaviyelerin merkezi bir kurum tarafından yönetilmesini gündeme getirmiştir.
Osmanlı Devleti’nin en önemli kaygısının şehirleşme ve yerleşik hayat olduğu düşünülürse, sürecin aktörlerinden birini tarikatlar teşkil etmiştir.
Tarikatlar, tekke ve zaviyeler aracılığıyla üretmiş oldukları kültürel faaliyetlerini başta kendi muhibbanı olmak üzere şehrin veya kırsal alanın sakinleri ile paylaşmışlardır. Tekke edebiyatı, musiki ve hat bu faaliyetlerin temsilleridir.
Meşruti rejim ile doğru orantılı kurumsal bir sasavvura sahip tasavvufi gelenekten söz etmek henüz mümkün değildir. Çünkü bunu mümkün kılacak kamusal bir hafıza daha teşekkül etmemiştir.
Tarikat ve siyaset arasında kurulan ilişkilerden kaynaklı arızaları ve münferid hareket etme eğiliminde olan bazı meşayihinin suiistimallerini önlemek maksadıyla II. Meşrutiyet döneminde de bazı düzenlemeler yapılmıştır.