Bozkır Kültürünün Genel Hatları

Coğrafyanın ortaya koymuş olduğu yaşama imkânlarının kültür ve medeniyet oluşturma konusundaki etkisine dikkat çeken araştırmacılar, üç temel muhitten bahsederler. Bunlar orman, tarım ve bozkır bölgeleridir. Bu iddiaya göre orman bölgesinde yaşayanlar “avcı toplayıcı” kültürünü, ziraata elverişli yerlerde oturanlar “köylü-çiftçi” kültürünü, bozkırlarda bulunanlar ise hayvancılık yapmak suretiyle “çoban” kültürünü geliştirmişlerdir.

Tabiat güçlerine karşı koyma gücünün çok sınırlı kaldığı dönemlerde insanların coğrafi çevrenin etkilerine maruz kalmamaları düşünülemez. İnsan toplumlarının iktisadî hayatından dinî inançlarına kadar birçok faaliyet, yaşadıkları coğrafyanın izlerini taşır. Bu açıdan bakıldığında Türklerin ortaya çıktıkları ve uzun süre hayatlarını devam ettirdikleri bozkır ikliminin çeşitli bakımlardan eski Türklerin yaşayışlarına, düşünce tarzlarına, inanç ve dünya görüşlerine, örf ve geleneklerine, kısaca kültürüne tesir yapacağı kolayca anlaşılabilir. Yeryüzünde insanlar, yaşadıkları coğrafi çevrenin başlıca üç doğal kaynağı olan orman, hayvan yetiştirme ve tarım imkânlarını değerlendirmişler ve hayatlarını ancak bu şekilde sürdürebilmişlerdir.

Eski çağlarda ilk kültürler de kendi bölgelerinin şartları içinde bir kültür ortaya koyduklarından orman kavimleri “asalak” kültürünü, ziraate elverişli yerlerde oturanlar “köylü” kültürünü, bozkırdakiler ise “çoban” kültürünü meydana getirmişlerdir. Ancak bir kültürün gelişmesinde sadece coğrafi imkânların göz önünde bulundurulması yeterli değildir. Son zamanlarda yapılan araştırmalar bireylerin kültür değerleri yaratmak ve geliştirmekte başlıca unsur olduğunu göstermiştir. Bunun yanında, belirli ruhi karaktere sahip toplulukların ortaya konan çeşitli kültür değerlerini kontrol edebilme kabiliyetleri de unutulmamalıdır. Yani topluluk kendi içinde görülen her kültür belirtisini kabul etmemekte, ancak düşünce tarzı ve yaşayışına uygun düşenleri kabul etmektedir. Şu hâlde her kültürün üç temel dayanağı bulunmaktadır: coğrafi çevre, insan unsuru, topluluk (cemiyet). Bu durum başka başka coğrafi çevrelerde yaşayan ayrı karakterlere sahip insan gruplarına mahsus olmak üzere birbirlerinden farklı kültürler doğacağını gösterir. Böylece 3500 yıllık hayatı bozkır şartları içinde geçiren Türklerin de kendilerine mahsus bir kültür tipine sahip olacakları açıktır. Bu kültür tipine Türklerin yaşadığı coğrafyadan dolayı “Türk Bozkır kültürü” denmiştir.

Bozkır coğrafyasında binlerce yıl hayatını devam ettiren, Çin, Hint, Akdeniz ve Avrupa kavimleri gibi yerleşik kültür topluluklarının kendilerini yüzyıllarca tesir ve baskı altında hissettikleri bu kültür eskiden beri ilim adamlarınca az çok tanınmakta idi. Bazıları buna eksik olarak “Atlı kültür”, bazıları yanlış olarak “Göçebe kültür” adını vermişler, bazıları da “Atlı göçebe kültürü” demekte bir sakınca görmemişlerdir. Hâlbuki Bozkır kültürü “at” üzerine kurulmuş olsa da prensipleri yalnız “at”tan ibaret değildi. Bozkır kültürünün ikinci temel unsuru olan demir eski Yunan’da olduğu gibi sadece bir mitoloji unsuru değil, bozkır devletlerinin kuruluş ve gelişmesinde rol oynayan etkili ve gerçek bir araçtır.

Ayrıca başlı başına bir kültür olduğu için din, yaşam tarzı, ahlak yönlerinden de kendini tamamlamış ve bir manevi değerler bütünlüğü meydana getirmiştir. Zaten her kültür için sadece ekonomik faaliyetler onu tanımlamada yetersiz kalacaktır. Bu, kültürün sadece tek bir yönünü oluşturur. Bu nedenle besiciliğe dayalı Bozkır Kültürü’nü dışarıdan bakarak sadece çoban kültürü olarak nitelemek yanlıştır. Bunun yanında meseleye bakacak olursak Batılı araştırmacıların üzerine tam anlamı ile eğilmeden göçebe kültür dedikleri bozkır kültürünün temel öğelerinden biri attır ve bu unsur göçebe kültürde bulunmaz. Sadece sonradan maddi bir imkân olarak kullanılmıştır. Yerleşik kültürde de atın bozkır kültüründe olduğu gibi mühim bir yeri yoktur. Bu nedenle Bozkır Kültürü göçebelik ya da çoban kültürü olarak değil kendi içinde manevi bütünlüğü olan tek başına bir kültür olarak ele alınmalıdır.

Türklerin aslen göçebe bir millet olduğu kanaati ilim dünyasınca yaygındır. Bu yüzden Türkler, eski medeniyetlerin ortaya çıkışında oynadıkları rolü tespit ederken hep göçebe, ziraat ve madencilikten daima uzak bir millet gibi gösterilmiştir. Hâlbuki çok geniş bir coğrafyaya yayılan Türklerin hepsinin göçebe olmadığı, coğrafya ve iklime bağlı olarak ziraat veya diğer ekonomik faaliyetler içerisine bulunan Türk topluluklarının da mevcut olduğu malumdur.

Türkistan coğrafyasından Anadolu’ya uzanan geniş sahada hayatını devam ettiren farklı Türk kitlelerinin, bu göçebelik tiplerinden birini ya da zamana, iklime, coğrafyaya ve ihtiyaçlara göre farklı tipleri tercih ettikleri muhakkaktır. Ancak bunların hepsinin, aralarındaki içtimai ve iktisadi farklılıkları görmezden gelinerek bir genellemeyle göçebe olarak nitelendirilmesi, üstelik bu genellemenin aslî göçebelik tanımı etrafında yapılması, hem terminolojik bakımdan hem de sözkonusu topluluklarının yaşam tarzının, içtimai, iktisadi, siyasi ve idari yapılarının anlaşılması konusunda büyük eksikliklere, hatta yanlışlıklara sebep olmuştur. Bu duruma işaret eden araştırmacılar, mevsime bağlı olarak gerçekleştirilen ve belli iki veya üç bölge (belli bir yaylak, belli bir kışlak ve belli bir güzlük) arasında gidip gelen toplulukların bağlı bulundukları hayat tarzının, göçebe kültür olarak değil, göçer kültürü, bu toplulukları da göçebe değil göçer veya konar– göçer olarak nitelendirmenin gerekliliğine dikkat çekmişlerdir.