Göç, Kültür ve Küreselleşme
Göç gerçeğini, daha iyi bir yaşam şansı arayışındaki bireylerin başka bir yere göç etmeye karar vermesi, doğduğu yerle köklerini koparması ve yeni bir kültüre kısa sürede uyum sağlaması gibi basit bir eylem ya da süreç olarak düşünmek oldukça yetersizdir. Göç ve yerleşme, göçmenin (göç edenin) yaşamının kalan dönemini kuşatabilecek ve kendisinden sonraki kuşakları da etkileyebilecek çok daha uzun soluklu bir süreçtir. Göçmenlik kültürü, göç eden bireyin ölümünden sonra bile etkilerini açığa çıkaran bir olgudur. Göç toplumsal değişimin neden olduğu kolektif bir eylemdir ve hem göç alan hem de göç veren ülkedeki bütün bir topluluğu ve kültürleri etkiler. Göç, demografik bir süreç olmasının yanı sıra toplumsal yapının özelliklerine, sosyo-ekonomik koşullara ve yerleşik mekânda yaşanan siyasal-kültürel-sosyolojik gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkmaktadır.
İnsanların, büyük topluluklar olarak yerleşik hayata geçmeden önce hareketli bir yaşama sahip oldukları üzerinde uzlaşıya varılmış bir değerlendirmedir. Doğa koşullarındaki değişiklikler, temiz su kaynağı ve verimli toprak arayışları, savaşlar, fetihler ve güvenli bir yaşam sürdürme talebi gibi gerekçelerle bireyler ya da insan toplulukları, yaşadıkları yerleşim birimlerini terk ederek farklı yaşam alanlarına taşınmak zorunda kalmışlardır. Göç, bireyin yaşam koşullarının kendi istekleri doğrultusunda ya da dışında değişmesine bağlı olarak “isteğe bağlı” ve “zorunlu” olarak gruplandırılmış; günlük yaşamın ekonomik, politik, sosyolojik, kültürel ya da psikolojik boyutlarının bir ya da bir kaçının sürdürülemezliği halinde ise kaçınılmaz bir sürece dönüşmüştür.
En basit anlamıyla "nüfusun yer değiştirmesi" olarak ifade edilen göç, uzun bir geçmişe sahip olmakla birlikte ancak 19. yüzyılda akademik çalışmaların ve tartışmaların konusu olmaya başlamıştır. Farklı yaklaşım tarzlarıyla, farklı çerçevelerden göç sürecini ele alan ve dünya düzenindeki değişimlere paralel olarak zamanla dönüştürülen göç teorileri bulunmaktadır. Bunlar, "İkili Ekonomide Kalkınma ve Güç Teorisi", "Neoklasik İktisat Göç Teorisi", "Yeni Ekonomik Göç Teorileri", "Göç Ağları Teorisi", "Emek Piyasası Teorisi" ve "Profesyonel Göçmenlik Teorisi"dir.
Uluslararası boyutta ele alındığı zaman büyük metropollere göç, yedek işgücünün gelişimi anlamına gelmektedir. Göçmen işçiler hakkında, kolaylıkla ana yurtlarına tekrar gönderilebilirler şeklindeki kanaat uzun zaman geçerli bir formül sayılmıştır. II. Dünya Savaşı sonrası yıllarda Batı Avrupa ülkelerinde yaşanan yeni sermaye birikim sürecinde sanayinin yarı-nitelikli ve niteliksiz işgücüne yönelik geniş bir talebi oluşmuş ve söz konusu talep, bu ülkelerin kırsal sektördeki nüfuslarının harekete geçirilmesiyle de karşılanamayınca, Güneydoğu Avrupa ve Kuzey Afrika’dan bu ülkelere önemli sayıda göçmen işçi getirilmiştir. Küreselleşme ve bunun bir uzantısı olarak artan uluslararası göç ile birlikte çok sayıda ülke kaynak ve hedef ülkeye dönüşmekte ve göç zincirinin bir parçası olmaktadır. Göç alan ülkeler bu süreç içerisinde farklı bölgeleri temsil eden insanlar sayesinde farklı kültürlerin karşılaştığı, etkileşime girdiği ve çatıştığı bölgelere dönüşmektedir.