Hudeybiye Antlaşması Sonrası Medine Dönemi
Hz. Peygamber daima tedbirli davranmış, düşmanlarıyla iyi geçinmeyi her zaman tercih etmiştir. O, farklı inançlara mensup Yahudi ve müşrik topluluklarıyla yaptığı antlaşmalara sonuna kadar bağlı kalan taraf olmuştur. Düşman tarafı yapılan antlaşmayı ihlâl edip, Müslümanlara saldırı hazırlığına girişmedikçe, onlara savaş açmamıştır.
O'nun çağrısı; insan onuruna değer veren ve bütün insanlığı kapsayan evrensel niteliktedir. Dolayısıyla insanları savaşmaya değil barışa, öldürmeye değil yaşatmaya çalışmıştır. Nitekim Hudeybiye’de Mekkeli müşrikler, Müslümanların aleyhine olan şartları ileri sürmelerine rağmen O, barış için antlaşmayı imzalamıştır.
Müslümanlara, galip geldikleri her savaştan sonra aldıkları esirlere iyi davranmalarını emretmiştir. Mekke’nin fethinde, amcası Hz. Hamza’yı ve diğer bazı Müslümanları öldürenler de dâhil, herkes için “genel afv” ilan etmiş olmasının bir başka örneği dünyada görülmemiştir.
Hz. Peygamber, hac ibadetinin nasıl ifa edildiğini bizzat yaparak göstermesi, müşriklerin Mescid-i Harâm'a girmelerinin Tevbe sûresinin ilk yirmi sekiz âyeti ile yasaklanması, Hayber'de ilk kez kuşatma taktiğinin uygulanması, Tebük Gazvesinde Cizye Ayeti'nin nazil olmasıyla birlikte Evtâs, Tâif ve diğer yerlerde bu ve diğer uygulamaları, Kıyamete kadar Müslümanlara örnek olmuştur.
Hülâsa, yirmi üç yılda, özellikle de hayatının son dört yılını kapsayan Hudeybiye Antlaşması'ndan vefatına kadar geçen kısa sürede İslâmiyet, bütün Arabistan'a yayılmıştır. Buna rağmen yapılan savaşlarda, öldürmek mecburiyetinde kaldıkları insanların sayısı 319 kişi ile sınırlı kalınmıştır. Çünkü o, hem savaş peygamberi hem de rahmet peygamberi olarak gönderilmiştir.
Hz. Peygamber, kardeşlik ruhunun; toplumun birliğini, barış ve huzurunu, gücünü arttırdığını, ayrışmanın ise bu güzellikleri yok ettiğine dikkatleri çekmiştir. Yüce Allah, Tebük Gazvesi'ne özür bahane edip katılmayan Müslümanları uyarmış! Allah'ın elçisi de onları dinledikten sonra Allah'tan afv edilmeleri için dua etmiştir.
Allah uğruna yapılmayan hiçbir şeyin değeri olmadığını “Dırar Mescidi” örneği açıkça göstermiştir. Nitekim Medine’deki münafıklar, Tebük Gazvesi'nden önce kendi gizli emellerini gerçekleştirmek için Kuba’da bir mescit yapmış, Böylece Hz. Peygamberin sohbetlerinden Müslümanları uzak tutarak, birlik ve kardeşlik ruhunu edindikleri Mescid-i Nebi’de topluca namaz kılmalarını önlemeyi ve peygambere olan itaat ve bağlılıklarını zayıflatmak için cahil kalınmasını planlamışlardı. Münafıklar, Hz. Muhammed’e giderek orada bir vakit de olsa namaz kıldırmasını rica etmişlerdi. Peygamberimiz de onlara, Tebük seferinden döndükten sonra o mescitte namaz kıldıracağını söylemişti. Medine’ye dönüşünde Münafıklar, tekrar gidip verdiği sözü hatırlatınca, Hz. Peygamber de abdest alıp gitmeye hazırlandığı sırada, bu mescidin yıkılmasını emreden âyet nâzil olmuştur. Peygamberimiz de münafıkların yaptığı, o binayı, “Dırar Mescidini” yıktırmıştır.
âyet