Harîcilik ve İbadiyye
İslam tarihinde ana bünyeden ilk kopuş, Haricîler ile olmuştur. Sıffin Savaşı esnasında Hz. Ali'den ayrılan bir topluluktur.
Haricîler, sert ve kaba kuvvete dayalı, İslam’ın öngördüğü yumuşaklıktan fevkalade uzak bir hayat modeli benimsemişlerdir. Haricîler, bu hâlleri ile pek çok yanlışlar yapmışlar, silahlı mücadeleye girerek masum Müslümanların kanlarını akıtmışlar ve Hz. Ali gibi çok seçkin bir şahsa suikast yaparak hayatına son vermişlerdir.
Otoriter ve adil bir idare ile merkezî otoriteyi temsil eden Kureyş’in hâkimiyetini sarsıp, kendi içtimai ve etnik yapılarının gerektirdiği mizaç istikametinde, fazla derine girmeden Kur’an’ın zahirine bağlı, sade bir hayat anlayışı, birtakım insanların Haricîler adı altında bir araya gelmeleri sonucunu doğurmuştur.
Bu fırka mensuplarına verilen en genel isim Haricî (çoğulu Havaric) kelimesidir. Haricî ismi genel anlamda muhalifler tarafından verilmiş bir isimdir. Zira muhaliflere göre Haricîler; insanlardan, dinden veya haktan ya da Hz. Ali’den uzaklaşmışlardır.
Haricîlere verilen bir isim de tahkimi (Sıffin Savaşı'nda her iki tarafın da hakeme başvurma kararı) reddettikleri için “El-Muhakkime”dir. Bu ismi “ElMuhakkimetu’l-Ûla” şeklinde kullanan mezhepler tarihi yazarları da bulunmaktadır. Haricîlere Sıffin’den sonra Hz. Ali ile birlikte Kûfe’ye girmeyip Kûfe yakınlarındaki Harura’da toplandıkları için de “Haruriyye” adı verilir.
Ayetlerini delil olarak gösterdikleri ve pek beğendikleri bir diğer isimleri de “Şurat’tır.
Haricîlerin ister kendi taraftarlarınca isterse muhaliflerince verilen ve yorumlayarak kabul ettikleri bu isimlerin yanında, beğenmedikleri, reddettikleri isimleri ise “dinden çıkanlar” anlamına gelen “marika”dır.
Ali b. Ebi Talib’e karşı ilk isyan edenler, Sıffin Savaşı esnasında Ali’nin saflarında savaşan bir topluluktu. Savaş Hz. Ali lehine sonuçlanmaya yakın, karşı tarafın hilesi üzerine ileride Haricîler olarak adlandırılan bu topluluk savaşın durdurulmasını temin etmiş ancak ilerleyen zamanda Hz. Ali'ye hakem tayininden dolayı büyük günah işlediğini, dinden çıktığını söylemişler ve Ali'yi küfürle ittiham etmişlerdir.
Kendileri ile konuşulmasına rağmen pek azı ikna olmuş, diğerleri hem Muaviye hem de Ali'ye karşı silahlı mücadeşeye başlamışlardır. Pek çoğu öldürülmesine rağmen yine de İslam dünyasında anarşi ve terör unsuru olmaya devam etmişlerdir.
İslam mezhepleri içinde en hızlı bölünüp parçalanan ve alt kollara ayrılan fırka budur.
Kur’an’a samimi inanan, ancak Kur’an ile ilgili bilgileri, özellikle fıkhi bilgileri kıt olan ve bütüncül yaklaşımdan çok parçacı yaklaşımla acele hüküm veren, kendileri dışındaki Müslümanları kafir ve müşrik kabul eden bu insanların, en fazla kullandıkları slogan ise, “La hükme illa lillal / Hâkimiyet ancak Allah’ındır.” şeklindedir.
Aralarında çok ihtilaf eden ve hızla farklı kollara ayrılan Haricîlerin, birleştikleri hususlardan biri iyiliği emir ve kötülükten sakındırma konusundaki gösterdikleri sertliktir. Her ne kadar bu sertliğin kendi aralarında şiddeti farklı ise de, sonuçta diğer İslam fırkalarına nazaran çok daha şiddetlidirler.
Günümüzde bu fırkanın en mutedil kolu olan İbadiye dışındakiler, sert yapıları ve olumsuz tavırları nedeniyle varlıklarını sürdürememişlerdir. Ama Haricî zihniyeti, bugün farklı radikal İslami gruplar tarafından sürdürülmektedir.
İbadıyye'nin itikadi görüşlerindeki temel esasları, Kur'an-ı Kerim'in lafzına sımsıkı sarılmak ve Kur’an’ın Hz. Peygamber ile Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer devirlerinin tamamında, Hz. Osman'ın ilk altı yıllık ve Hz. Ali'nin de Tahkim'e kadarki döneminde tatbik edilen şeklini benimsemek üzerine kuruludur.
İbadiyye için hedeflenen amaç, ilahi kitap ve şeriatın hâkim olacağı bir siyasi düzen gerçekleştirmektir. Bu düzen kusursuz olacak ve bu yönetim idaresinde Müslümanlar, yanlış yola sapmadan İslam'ı yaşayıp adaleti gerçekleştirecek, fitne ve nizamsızlıktan kaçınacaklardır.
İmametin vasiyet veya tayin ile değil, cemaatin icmaı yani serbest seçimle gerçekleşeceği hususu İbadiyyenin temel prensiplerindendir.
İbadiyye'ye göre iman; ikrar, amel, niyet, sünnete uymak, inanç konusunda hiçbir kimse için mazeret tanımamak, süfli arzulara uymamak ve takva yoluna girmekten ibarettir.
Allah'ın görülmesi (rüyetullah) konusunda ise, yine Mutezile doğrultusunda, bunun dünyada da ahirette de mümkün olmadığını ileri sürerler. Oysa ehlisünnete göre Allah dünyada değil; ama ahirette müminlerce görülecektir.
Onlara göre Allah insanları mümin ve kâfir olmak üzere iki sınıfa ayırmıştır. Artık dünyayı münafık, asi, zalim, fasık olarak terk eden kimse kâfirdir. Küfür de nimet küfrü ve şirk küfrü olmak üzere ikiye ayrılır. Şu halde büyük günah işleyen bir Müslüman, mümin değil muvahhittir ve nimet küfrü içindedir.
Onlara göre Allah insanları mümin ve kâfir olmak üzere iki sınıfa ayırmıştır. Artık dünyayı münafık, asi, zalim, fasık olarak terk eden kimse kâfirdir. Küfür de nimet küfrü ve şirk küfrü olmak üzere ikiye ayrılır. Şu halde büyük günah işleyen bir Müslüman, mümin değil muvahhittir ve nimet küfrü içindedir. Böyle bir kimsenin cehenneme girip orada ebedi kalacağı kesindir; yegâne kurtuluş yolu ise tövbedir; çünkü Allah tövbe etmedikçe büyük günahları bağışlamaz.