Alevîlik ve Bektaşîlik

Tarihî süreç bakımından Alevîlik, “XIII. yüzyılda Anadolu’daki sosyo-dinî kaynaşmaların sonucu ortaya çıkan, XV-XVI. yüzyıldaki Hurufi ve Safevi tesirleri altında oluşan dinî bir harekettir.” diye tanımlanabilir. Bu tanım bağlamında Müslümanlar arasında ortaya çıkan Cemel, Sıffin, Hz. Hüseyin’in şehadeti gibi olayların Alevîlikle doğrudan bir ilgisi yoktur. Bununla birlikte Alevîlikteki Ehli beyt sevgisi ve bağlılığı Türklerin Müslüman oluşlarıyla birlikte Ehl-i beyt taraftarı olmalarıyla doğrudan ilgilidir. Bu bağlılık Alevîlikte Ahmed Yesevi’nin Muhammed ibnü’l-Hanefiyye neslinden kabul edilmesi ve Ahilik geleneğinden mülhem Ebu Müslim Horasanî’nin şahsındaki Abbasi taraftarlığıyla perçinlenmiştir. Bütün bu hususlar Türkiye Alevîliğini Şiilikten ayıran ve kendine özgü olmasını katkı sağlayan unsurlardır.

Bu olgu Türk tasavvuf geleneği içinde Anadolu’da yoğrularak Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Evran, Yunus Emre ve diğer Abdalân-ı Rûm zümresi içinde mayalanmıştır. Hacı Bektaş-ı Veli’ye nispet edilen Bektaşilik, Alevîliği oluşturan temel zümredir ve Osmanlıların Safevilerle giriştikleri siyasi mücadelelerde resmî olarak tanınmış ve desteklenmiştir. Öte yandan Safevilik Anadolu’da bir taraftan Pir Ömer Halveti, Emir Sultan, Somuncu Baba ve Hacı Bayram Veli’nin şahsında temsil edilirken öte taraftan XV. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren Şeyh Cüneyd, Şeyh Haydar ve Şah İsmail’ın çizgisinde Kızılbaşlıkla temsil edilmiştir. Kızılbaşlığın farklılaşması, OsmanlıSafevi siyasî çekişmeleriyle doğrudan ilgilidir ve zamanla din anlayışına da yansımış, Alevî zümreler taşrada kendilerine özgü farklı bir yapılanma içine girmişlerdir.

Alevîlerin inanç farklılığın temelini Hz. Ali’yle ilgili kabuller oluşturur. Türkmen arasındaki değişik çevrelerde Hz. Ali’yle ilgili Cenknameler ve Menakıpnameler bulunurken, konunun tasavvufi boyutunda vahdet-i vucud anlayışını görmek mümkündür. Böylece Hz. Ali bir taraftan destansı bir savaş kahramanı olarak Türkmenlerce içselleştirilirken, diğer taraftan tarikatın kurucu pîri ve silsilenin başıdır. O, velâyet sırrıyla Hakk-Muhammed-Ali nitelemesiyle yüceltilmiş ve kimi zaman insanüstü vasıflarla donatılmıştır. Bu bağlamda Hz. Muhammed’in miracı da sırrî bir anlatım ve yorumlarla dillendirilerek Kırklar Meclisi özelinde Alevî cemleri meşrulaştırılmıştır. Alevîler cem erkânında Kırklar Meclisini yâd ederken nebevî bir sünneti ifa ettikleri, tekrar canlandırdıkları ve yaşattıklarına inanırlar. Bunu da çoğu kere nefesleriyle, deyişleriyle, gülbank ve tercümanlarıyla dile getirirler.

Öte yandan cemler, ikrar cemi, görgü cemi, musahiplik cemi, Hızır cemi, dar cemi, Muharrem ve Nevruz cemleri gibi çeşitlendirilerek vazgeçilmez ibadet formuna dönüştürülür. Bu ibadet hayatının ahlaki tarafını ise Hacı Bektaş-ı Veli’nin belirlediği dört kapı kırk makam oluşturur. Böylece çeşitli vesilelerle erkâna katılan Alevîler buradaki sohbet, nasihat, dua, deyişler vb. söylemlerle adabı öğrenerek bireysel tezkiye ve olgunluğa erişirler. Alevîlerde musahiplik ve düşkünlük kurumu ise sosyal dayanışma ve bütünleşmenin erkâna dönüşen iki önemli görünümüdür. Alevîlerin kurbanla ilgili kabulleri de sosyal dayanışmanın başka bir görünümün oluşturur. Alevî geleneği, kültürü ve inanç motifleri çoğu kere şifahi literatürle günümüze ulaşmıştır. Bununla birlikte Bektaşilik ve Safeviliğin tasavvufi boyutu tekke edebiyatına imkân verdiği için azımsanmayacak miktarda bir yazılı edebiyatta bize miras kalmıştır. Yakın tarihlerde bu yazılı literatürün bir kısmı Latinize edilerek yayımlanmış ve araştırmacıların kullanımına sunulmuş, bir kısmı ise kütüphanelerde araştırmacıları beklemektedir. Esasen bu yazılı miras aynı zamanda Alevî kültürünün zaman içindeki değişim ve dönüşümlerini takip etme fırsatı verir. Bunun en somut örneği çok sayıdaki farklı Buyruk nüshalarıdır.

Hak-Muhammed-Ali yolunun Müslüman yolcuları, Alevîler; modern çağın problemleriyle gelenekler arasında sıkışmış durumda benlik arayışı içinde bulunmaktadırlar. Son onlu yıllarda diasporadan gelen ideolojik tavırlarla örülü inşacı yorum biçimleri ve Batılıların hâlâ kendilerini “azınlık” gibi gören tavırlarının farkındalar. Bu farkındalıkla şehir kültüründe üretilen geleneksel ocakların yeni formu, dernek ve vakıf faaliyetleriyle kendilerini keşfediyorlar. Bugün Anadolu’nun her köşesine türbesi bulunan bir erenin, bir pirin izinde kimi zaman folklorik görüntüler verilse de geçmiş geleneklerini yâd ediyorlar. Ancak bilgi konusundaki yetersizlik ve bunun nasıl aşılacağıyla ilgili belirsizlik hâlâ önemli bir problem olarak durmaktadır. Zira geleneksel ocak kültürü ve dedelik kurumu önemli ölçüde erozyona uğramış durumdadır. Bu durum yeni nesillerin dinî eğitimi konusunda ihmal edilemeyecek boşlukların oluşmasına yol açmaktadır. Mevcut sosyal ve siyasi şartlarda yeni dede adaylarının nasıl yetiştirileceği ise tam bir muammadır. Alevî araştırmacı-yazarların yeni aktörler olarak sahne almasının ne kadar tatmin edici olduğu tartışılabilir. Alevîler, konuyla ilgilenen ilahiyatçı, sosyolog ve edebiyatçı akademisyenlerin çalışmalarına geçmişten gelen reflekslerle kuşkuyla yaklaşmaktadır. Bütün bunların yanında Alevîlerin çatışmacı değil uzlaşmacı tavırları, ülkenin birlik ve beraberliğine katkıları, ihmal edilmiş bazı hakları konusunda devlet tarafından dikkate alınmalarını gerektirmektedir.