Hak ve Hürriyetler Açısından İnsan

İnsanın, sosyal bir varlık olarak hemcinsleriyle birarada yaşamaya mahkûm bir varlık olması, bu mahkûmiyetin doğurduğu sorunlarla mücadele etmesini zorunlu hale getirmektedir. Zira insan, doğası gereği sosyal bir varlık olmasından ötürü, diğer insanlarla bir arada yaşamakta ve en azından temel ihtiyaçlarını karşılamak ve güvenli bir yaşam sürebilmek adına, bu birlikteliği devam ettirmektedir. Sebebi ne olursa olsun, insanların topluluk halinde yaşamaları, kaçınılmaz bir durum halini almıştır. Bu mecburiyete rağmen, bir arada yaşama durumu, insanlar arasında bir takım problemlerin doğmasına da neden olmuştur. İşte bu problem ve çekişmeler içerisinde yaşamaya mecbur olan insanın, kendisini güvenli ve rahat bir hayata kavuşturma isteği, insanı koruma altına alacak hakların varlığını şart koşmaktadır. Hak, bu çerçevede insanı diğer insanlar karşısında koruyan ve toplumsal yapı içerisinde herkesin bir diğerine saygı duymasını temin eden önemli bir koruma olanağıdır.

Toplumsal yapı, bu anlamda aynı haklara sahip insanlardan müteşekkil bir birliktelik haline geldiği için, daha yaşanabilir bir hayata da kapı aralamaktadır. Bu yüzden düşünce tarihi içerisinde, insanların bir takım haklara sahip olduğu düşüncesi, 16. Yüzyıllardan itibaren felsefi ve siyasi yapılar tarafından dile getirilmeye ve hukuk tarafından da koruma altına alınmaya başlanmıştır. Doğal haklar, özellikle 16 ve 17. Yüzyıllarda ortaya çıkan ve her insanın bir takım temel haklara sahip olduğunu ifade eden filozoflarca, doğal haklar öğretisi başlığı altında irdelenmiştir. Doğal haklar öğretisi, İlkçağ’da Stoalılarca savunulan, Ortaçağ’da Aquinalı Thomas’ın düşünceleriyle dinî içerik kazanan ve 16 ile 18. yüzyıllar arasında Hugo Grotius, Thomas Hobbes, John Locke ve Jean Jacques Rousseau tarafından tekrar rasyonel zemine oturtulan bir öğretidir. Bu öğreti, her insanın varoluş itibariyle ve sırf insan olması hasebiyle sahip olduğu değiştirilemez, devredilemez, baskı altına alınamaz olan ve evrensel nitelik taşıyan birtakım haklara sahip olduğunu savunur. Bu öğreti altında dile getirilen haklar ise, hayat, hürriyet ve mülkiyet hakkı olarak belirlenmiştir.

Hayat hakkı, kişilerin güvenli bir hayat sürme ya da ortaya çıkabilecek tehlikeler karşısında hayatlarını savunabilme haklarını ifade eder. Dolayısıyla hayat hakkının, “insanların hayatlarına müdahale edilmemesi gerektiği” ilkesine dayandığı söylenebilir. Varoluşsal hak olarak özgürlük ise, günümüzde en genel tanımıyla, kişinin iradî seçimlerinden dolayı herhangi bir tahdit veya kısıtlamaya maruz kalmamasıdır. Yani özgürlük, baskı ya da tahakkümden bağımsız olmaktır. Bu anlamıyla özgürlük, kişinin keyfî müdahalelere karşı korunmasını sağlamaya yönelir. Özgürlük, sosyal bir varlık olması hasebiyle benzerleriyle bir arada yaşayan insan için çok büyük bir önemi haizdir. Çünkü özgürlük, insanın kendi hayatını şekillendirmesi ve hayatını kendi tercihlerine göre yönlendirmesi anlamına gelir. Ayrıca her insanın hayatını kendi iradî eylemleri çerçevesinde belirleyebilme hakkı anlamında özgürlük, hayat hakkıyla da ilişkilidir. Mülkiyet hakkından kastedilen ise, günümüzde, temel itibariyle kişinin emeğiyle kazandığı ürün üzerinde tahakkümde bulunma hakkının kendisine ait olmasıdır. Bu bağlamda mülkiyet hakkını, kişiye ait olmasına koşut olarak özel mülkiyet şeklinde değerlendirmek daha doğru bir yaklaşımdır.

İnsanların sahip olduğu bu temel ve doğal haklar, günümüzde, insan hakları teorisi tarafından da koruma altına alınmıştır. Başlangıçta hayat, hürriyet ve mülkiyet şeklinde belirlenen insani haklar, ilerleyen dönemlerde daha da genişletilmiş ve günümüzde geniş bir haklar kategorisi haline gelmiştir.

İnsan hakları düşüncesi, bireyin temel ve doğal haklarının güvence altına alınması yoluyla devletin sınırlandırılması düşüncesine hizmet eder. Bu yüzden insan hakları talebinin, bireylerin devlete karşı siyasî bir talebi olduğu söylenebilir. Özetle insan haklarını, dinî, etnik, felsefî vb. farklılıklarına rağmen her insanın sırf insan olması sebebiyle bir değeri olduğu ve sahip olduğu haklarının dışarıdan gelebilecek –özellikle siyasî otorite- her türlü müdahaleye kapalı olduğunu savunan bir görüş şeklinde tanımlamak mümkündür.

İnsan hakları, günümüzde, belirli özelliklerle karakterize edilir. Bu özellikler, doğuştanlık, vazgeçilmezlik, bireysellik, devlete karşı olma, evrensellik, mutlaklık, temel nitelik olma ve özgürlükçülük olarak sıralanabilir. İnsan hakları günümüzde “Klasik Haklar” ya da diğer adıyla “I. Kuşak Haklar” ve “İkinci Kuşak Haklar” ya da “Sosyal ve Ekonomik Haklar” olarak ayrılmaktadır. Klasik haklar, temel hak ve özgürlükleri ifade etmesine rağmen, ekonomik açıdan alt katmanlarda yer alan insanlar için fazla bir anlam ifade etmemektedir. Dolayısıyla özellikle iktisadi talepler bağlamında insan haklarının sadece temel hak ve özgürlüklerden ibaret olamayacağı savunulmaktadır. Bu yüzden, klasik haklara karşı pasif durumda olması gerektiği düşünülen devletin, aktif bir figür olması ve toplumsal katmanlara hizmet etmesi gerektiği düşünülmektedir. Bu hizmet ise, ekonomik alanın bireyler lehine düzenlenmesi olarak görülmüştür. Daha doğrusu devletin kişisel refahın sağlanması için aktif rol üstlenmesi gerektiği, dahası bunun, insan haklarının bir gereği olduğu savunulmuştur. İşte bu talepler doğrultusunda gelişen haklar, “İkinci Kuşak Haklar” adını almıştır.