Frankfurt Okulu ve Medya
Frankfurt Okulu
Felsefe ve bilim tarihinde önemli bir yere sahip olan Frankfurt Okulu, kurumsal olarak 3 Şubat 1923 tarihinde Frankfurt Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü adıyla kuruldu. Bir doktora öğrencisi olan Felix Weil, Enstitü'nün kurucusu olarak kabul edilmektedir. Karl August Wittfogel, Franz Borkenau, Henryk Grossmann, Friedrich Pollock, Leo Löwenthal, Max Horkheimer, Theodor W. Adorno, Herbert Marcuse, Eric Fromm, Walter Benjamin, Franz Neumani, Otto Kirchheimer ve Jürgen Habermas gibi figürler kurumun üyesi olmuş düşünürlerden en önemlileridir.
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Batı Avrupa'da sol kanat işçi sınıfı hareketlerinin yenilgiye uğraması, Almanya'daki sol kanat partilerin reformist ya da Moskova güdümlü partilere dönüşmesi, Rus Devrimi'nin yozlaşarak Stalinizme kayması ve Avrupa'da faşizmin yükselişe geçmesi gibi tarihsel olgular Frankfurt Okulu'nun temel hareket noktasını oluşturmaktadır. Okul’un tüm bu gelişmeleri ve toplumu anlayabilmek için geliştirmiş olduğu yaklaşım ise "eleştirel teori" olarak bilinmektedir.
Kültür Endüstrisi
Frankfurt Okulu üyeleri geliştirmiş oldukları "kültür endüstrisi" kavramıyla kültür ürünlerinin değerine yönelik eleştirel yaklaşımlarıyla bilinmektedir. "Kültür endüstrisi" kavramı ilk kez Okul'un üyelerinden Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer'ın 1947 yılında yayımladıkları Aydınlanmanın Diyalektiği adlı kitapta kullanılmıştır. Kitabın Kültür Endüstrisi: Kitlelerin Aldatılışı Olarak Aydınlanma başlıklı bölümü sinema, radyo, gazete ve dergi gibi kitle iletişim araçlarının ideolojik ve kültürel işlevleri üzerine odaklanmaktadır. Adorno'ya göre, "Kültür endüstrisi, müşterilerinin kasten ve tepeden bütünleştirilmesidir." Yani kapitalist sistem kültür ürünleri dolayımıyla bilinci ele geçirerek tek boyutlu bireyler yaratmaktadır.
Kültür Endüstrisi Kavramına Yönelik Eleştiriler
Adorno ve Horkheimer, kültür endüstrisi ürünlerinin statükoyu üreten ve yeniden üreten gerici niteliklerine vurgu yaparlar. Fakat kültür endüstrisinin manipülasyonuna tamamen açık, pasif ve edilgin bir tüketici/alımlayıcı topluluğu varsaymakta, onların kendilerine sunulan kültür ürünlerini eleştirme ya da reddetme potansiyellerini göz ardı etmektedirler.
Walter Benjamin ve "Sanat Yapıtı"
Benjamin'in "Sanat Yapıtı" adlı çığır açan makalesi fotoğraf ve sinema gibi mekanik yeniden üretim teknolojilerinin hem sanatın karakteri hem de sanat yapıtının alımlanması üzerinde yarattığı sonuçlara dair kapsamlı bir analizi içermektedir. Benjamin, fotoğraf ve sinema gibi yeni teknolojilerin potansiyelleri üzerine düşünmüş bir kuramcıdır. Benjamin'in metni, 1930'lu yıllarda yükselişe geçen faşizmin eleştirilmesi ve kitlelerin özgürleşmesi noktasında yeni teknolojilerin işe koşulabileceğini savlayarak politik sanat vurgusu taşımıştır. Bu açıdan, Benjamin'i Adorno ile kıyasladığımızda, yeni teknolojilere karşı daha olumlu ve iyimser bir yaklaşıma sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Araçsal Akıl ve Tek Boyutlu İnsan
Aydınlanma ve modernite tarihini "aklın araçsallaşmasının tarihi" olarak nitelemek mümkündür. Akıl, eleştirme ve sorgulama işlevlerinden uzaklaşarak araçsal ve faydacı bir işlevin hizmetine girmiş, sürekli gelişme ve ilerlemenin bir aracına dönüşerek teknik bir girişim haline gelmiştir.
Araçsal aklın (öznel akıl) egemenliği, aklı ilerleme, toplumsal zenginlik ve refah amaçlarına ulaşmak için bir araç haline getirmiştir. Akıl kavramı üretim kapasitesi, verimliliğin yükselişi ve toplumsal istikrar adını almıştır.
İleri sanayi toplumuna dair çözümlemelerde bulunan Marcuse, bu toplumdaki bireyi "tek boyutlu insan" olarak nitelendirmektedir. Marcuse'e göre ileri endüstriyel toplumda yaşanan teknik gelişim yeni yaşam ve iktidar biçimleri yaratmıştır. İleri endüstriyel toplumda insanlar kendilerini sahip oldukları metalarla tanımlamaya başlamıştır.
Kamusal Alan ve İletişimsel Eylem Kuramı
Habermas, kamusal alan kavramıyla, toplumsal yaşamımız içinde, kamuoyuna benzer bir şeyin oluşturulabildiği bir alanı kastetmektedir. Düşünüre göre 18. yüzyılda siyaset üzerinde etkinliğin kurulabildiği, toplumsal meselelere dair tartışmaların yaşandığı fiili bir kamusal alan söz konusuydu. Matbaanın icadı ve basının gelişmesi sayesinde de yurttaşlar kendi fikir ve kanaatlerini topluma yayma olanağına eriştiler. Fakat burjuva anayasal devletinin kurulması ve endüstriyel kapitalizm ile birlikte entelektüel basın bu işlevlerinden uzaklaştı, bir ticari girişim haline geldi. Böylece kamusal alan da dönüşmüş oldu, çıkar çatışmasının alanı haline gelmeye başladı. Endüstriyel kapitalizm aşamasında bireyler de pasif izleyicilere dönüşmüşlerdir.
Habermas'a göre kamusal alanın geçirdiği bu olumsuz dönüşümü değiştirmek ve yurttaşların toplumsal sorunlarla ilgili fikir alışverişi yapabileceği ve tartışabileceği bir yer olarak kamusal alandan söz edebilmek için buna uygun bir iletişim türünden bahsedilmesi gerekmektedir. Bu iletişim biçimini "iletişimsel eylem" olarak kavramsallaştıran Habermas, yurttaşların birbirleri üzerinde tahakküm kurmadan düşüncelerini özgürce ifade ettikleri ve kimsenin kimseyi fikirlerinden ötürü aşağılamadığı bir iletişim ortamının kurulabileceğini öne sürmektedir.