Kitle İletişim Hukukunda Cevap ve Düzeltme

Medyanın bazı kişi ve kuruluşlar hakkında gerçek dışı bilgiler vererek ya da kişilik haklarını ihlâl ederek olumsuz kanaatlerin doğmasına yol açması imkân ve ihtimal dâhilindedir. Medya ile muhatap kitle arasında ortaya çıkabilecek bu gibi tehlikeler ve olumsuz sonuçlar ancak ilgiliye aynı yayın organında alenen cevap ve düzeltme hakkının tanınması ile önlenebilir. Aksi hâlde haberin doğruluğunun kanıtlandığı varsayımı söz konusu olabilir.

Özü itibarıyla cevap ve düzeltme hakkı, kişi ve kuruluşların iletişim özgürlüğünün kötüye kullanılması suretiyle mağdur edilmelerini önlemeye yönelik olup onlara aynı araçla kısa süre içinde karşılık verebilme imkânı sunan bir kurumdur. Basın yayın kuruluşları dışındaki kişilerin basın özgürlüğünden yararlanmalarını sağlamak ve haberleşme hürriyetinin kötüye kullanılmasını önlemek amacıyla Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da cevap ve düzeltme müessesesini kabul ederek bunu anayasal bir hak hâline getirmiştir. Bunun gibi iletişim alanını düzenleyen diğer kanunlar da cevap ve düzeltme hakkına yer vermişlerdir.

Cevap ve düzeltme hakkının tarihsel kökeni 1789 Fransız İhtilali'ne kadar gitmektedir. Ülkemizde ise iletişim hukukumuzun ilk yasal kaynaklarından 1864 Matbuat Nizamnâmesi ile 1877 tarihli Matbuat Kanunu, cevap ve düzeltme hakkı bakımından Fransız Basın Kanunu'nun içerdiği düzenlemelerde yer alan esaslara paralel hükümler getirmişlerdir. 1950’den 2004 yılı ortalarına kadar yürürlükte kalan 5680 sayılı Basın Kanunu ve onun yerini alan 5187 sayılı yeni Basın Kanunu, 2954 sayılı TRT Kanunu, 6112 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın Hizmetleri Hakkında Kanun ile Türkiye’nin de tarafı olduğu Avrupa Sınır Ötesi Televizyon Sözleşmesi’nin 8. maddesinde de cevap ve düzeltme hakkına yer verilmiştir.

Cevap ve düzeltme hakkının kim tarafından, hangi süre içinde, kime karşı, nasıl kullanılacağı hususunda, Basın Kanunu’nun 14. maddesinde hakkın kullanılması usulü, 18. maddesinde ise cevap ve düzeltmenin yayımlanmamasının müeyyidesi düzenlenmiştir.

Basın Kanunu'na göre “Süreli yayınlarda kişilerin şeref ve haysiyetini ihlâl edici veya kişilerle ilgili gerçeğe aykırı yayım yapılması halinde, bundan zarar gören kişinin yayım tarihinden itibaren iki ay içinde göndereceği suç unsuru içermeyen, üçüncü kişilerin hukuken korunan menfaatlerine aykırı olmayan cevap ve düzeltme yazısını; sorumlu müdür hiçbir düzeltme ve ekleme yapmaksızın, günlük süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren en geç üç gün içinde, diğer süreli yayınlarda yazıyı aldığı tarihten itibaren üç günden sonraki ilk nüshada, ilgili yayının yer aldığı sayfa ve sütunlarda, aynı puntolarla ve aynı şekilde yayımlamak zorundadır.

Mahkeme'nin 10’uncu madde çerçevesinde incelediği şikâyetlerden bazıları, radyo ve televizyon yayınlarına ilişkindir. Sözleşmenin 10/1’inci maddesinin son cümlesi üye devletlere radyo-TV ve sinema işletmelerini izin rejimine tabi tutma olanağı tanımıştır. Bu hükmün sebebi, söz konusu kitle iletişim araçlarının yazılı basından daha fazla teknik imkânlar gerektirmesi ve yarattığı etkinin farklı ve önemli olmasıdır.

Komisyon ve Mahkeme ilk olarak radyo-televizyon yayınlarında devletin tekel hakkı olup olmadığını, daha sonra da yapılan yayınlara müdahalenin 10’uncu madde çerçevesinde haklı sayılıp sayılmadığını incelemiştir.

AİHM, radyo yayıncılığı üzerinde devlet tekeli bulunmasının, çoğulculuk ve fikirlerin serbestçe yayılması konusunda çok büyük bir olumsuz etki yarattığını belirterek bu davalarda Avusturya Devleti’nin Sözleşme'nin 10'uncu maddesini ihlâl ettiği sonucuna varmıştır.

Jersild/Danimarka davasına konu edilen olayda, bir televizyon program yapımcısı, 3 ırkçı gençle Danimarka'daki göçmen ve etnik gruplar hakkında bir görüşme yapmıştır. AİHM’e göre, röportaja dayalı haberler, yönlendirilsin ya da yönlendirilmesin, basının bekçi köpeği görevini gereği gibi yapabilmesi için en önemli bir araçtır. Bir gazetecinin başkalarıyla yaptığı söyleşi sırasında kullandığı ifadeleri yaymaya yardım ettiği için cezalandırılması, kamuoyunun ilgisini çeken konuların tartışılması önünde ciddi bir engel oluşturacağından, çok önemli ve geçerli nedenler olmadıkça bu yola başvurulmamalıdır.

Konusunu Türkiye’den yapılan bir başvurunun oluşturduğu bir AİHM kararında, Özgür Radyo’nun yayınlarının durdurulmasına neden olan programların yolsuzluk, silahlı kuvvetlerin terörle mücadelesi ve devletmafya ilişkileri üzerine olduğu ve bu konuların toplumsal düzeyde geniş biçimde tartışıldığı not edilerek basın-yayın organlarının bu tartışmanın dışında kalmasının ‘normal olmayacağı’ vurgulanmıştır.

AİHM, internetin hem kolay erişilebilme hem de büyük miktarda veriyi saklama ve yayma kabiliyeti bakımından kamunun haber ve bilgiye ulaşabilmesinde büyük rahatlık ve imkân sağladığına dikkat çekmiştir. Mahkeme'ye göre ifade özgürlüğünün bir parçası olarak internette arşiv oluşturulması, Sözleşme'nin 10. maddesi kapsamında değerlendirilmelidir.

AİHM’nin internet özgürlüğü konusunda verdiği kararlardan iki tanesi Türkiye’ye karşı yapılmış başvurular sonucunda çıkmıştır. 5651 sayılı Kanun'a göre bir Mahkeme, içeriğinde bir suç işlendiğine dair yeterli şüphe bulunması hâlinde, internette yayınlanan bir içeriğe erişimin engellenmesine karar verebilmektedir. Gerek Ahmet Yıldırım Google Sites’a gerekse Cengiz ve diğerleri kararında Youtube’a erişimi toptan engellemeyi mümkün kılan bir hükmün iç hukukta bulunmadığını tespit eden AİHM, Yasa'nın hukuken öngörülebilir olma şartını (5651 sayılı Kanun'un ilgili hükmünün kanunilik kriterini) karşılamadığından 10. maddenin ihlal edildiğine hükmetmiştir.

Delfi/Estonya kararı ise internette okur yorumları sebebiyle yayıncı şirketin sorumluluğuna ilişkindir.