İnsan Hakları ve Hadis
İslâm’a göre, hiçbir ayrım söz konusu olmadan hak ve sorumluluklar bütün insanlara Allah tarafından doğuştan verilmiştir. İnsanların hepsi bunlara ehil olarak dünyaya gelirler. Kaynağının ilâhî olması sebebiyle, hiçbir yönetici, hiçbir hükümet, hiçbir meclis, hiçbir otorite Allah tarafından ihsan edilen bu hakları kısıtlayamaz, yürürlükten kaldıramaz, ihlâl edemez. Hiç kimse bunlardan taviz veremez.
Hak ve hürriyetler insan iradesinin tasarrufuyla belirlenmez. Bu yüzden temel haklar, kişilerin özleri itibariyle sahip olduğu ve üzerinde her türlü tasarruf yetkilerinin bulunduğu haklar olmayıp, bilakis Allah’ın insanlara bahşettiği ve belli kayıt ve şartlarla kullanımını insana devrettiği birer emanet hükmündedir. İnsanın insan olmadan kaynaklanan haklarını başlıca üç grupta toplamak mümkündür: Maddî varlığıyla ilgili hakları (hayat, beden bütünlüğü ve sağlık), manevî varlığıyla ilgili hakları (hürriyet, haysiyet ve özel hayatın dokunulmazlığı) ve ekonomik varlığıyla ilgili hakları (mülkiyet, çalışma ve sosyal güvenlik).
İslâm’da güvenceye alınan insan hakları evrenseldir. Onlardan yararlanma hususunda insanlar arasında herhangi bir fark yoktur. Bu hakların ihlâli durumunda suçun ağırlık derecesine göre ölüm cezası yanında daha başka bedeni cezalar da öngörülmüştür. Müeyyidelerin ağır olmasının, hem insan haklarına verilen önemi ortaya koymayı, hem de ihlâlleri etkili bir şekilde önlemeyi hedeflediği söylenebilir. Üstelik bu hakların korunması için sadece dünyevi müeyyidelerle yetinilmemiş, onlara yönelik ihlâller için ağır uhrevi cezaların olduğu da bildirilmiştir.
Sadece hukuki düzenlemelerin insan haklarına saygıyı temin edemediğine ve tek başına maddî yaptırımların hak ihlâllerini engelleyemediğine tarihî ve güncel tecrübeler şahittir. Bu yüzden dinî-ahlakî temelin ihmal edilmemesi, hakların tespit ve korunmasının bu temel üzerinde evrenselleştirilmesi önem arz etmektedir. Zira vicdanın hâkimiyeti, kanunların hâkimiyetinden daha evrensel ve daha etkindir.
Bir arada yaşamanın insanlara yüklediği bazı sorumluluklar vardır. Bunların yerine getirilmesi bir bakıma haklardan yararlanmanın ön şartıdır. Beraber yaşadığı insanlara ve topluma karşı sorumluluklarını yerine getirenler haklardan yararlanır, getirmeyenlerin ise hakları sınırlanır. Ayrıca hak ve hürriyetlerin veriliş gayelerine uygun kullanılması gerekir. Onların kullanımında dikkat edilmesi gereken hususlar şunlardır: Başkasının hakkına zarar vermemek, umumun maslahatını esas almak, hak ve hürriyetleri kötüye kullanmamak ve toplumsal adaleti gözetmek.
Başkalarına ait olup dokunulmaz kabul edilmesi gereken maddî veya manevî imkân ve menfaatler insan hakları, insanların başkaları lehine yerine getirmeleri gerekli olan görevler de kul hakları çerçevesinde ele alınabilir.
Toplumun hakkı ile ferdin hakkı öylesine iç içedir ki, ikisini birbirinden ayırt etmek çoğu zaman mümkün olmaz. Mesela başkalarının mallarının dokunulmazlığı insana özgü bir haktır. Zira kendi mallarının korunmasını da o sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, insanın üstüne düşen görevler haklarından daha önce gelir. Dolayısıyla haklar ile ödevler arasında sıkı ilişki vardır. Zira ödevler, bir başkasının haklarına tekabül etmektedir.