Renk ve Rengin Görme Biçimine Etkisi
Renk; duyularımızla algıladığımız, ışık kaynaklarından doğrudan gelen ya da nesnelere çarpıp gözümüze yansıyan ışıktır.
Işık bir nesnenin yüzeyine düştüğünde renk dalgalarından bazıları nesnenin yüzeyi tarafından soğurulur, bir kısmı da yansıtılır. Gözümüze yansıyan ışığın dalga boyu bize rengi verir.
Renk fiziksel birtakım olguların bir araya gelmesi ile beynimize iletilir.
Renklerin fiziksel etkilerinin yanı sıra psikolojik etkileri de yaşamın içinde önemli yer kaplar.
Fiziksel olarak rengi ışık-göz-beyin ilişkisi içinde algılarız. Fakat rengi gözlerimiz kapalıyken de zihnimizde canlandırabilir, rüyalarımızda ışığa ihtiyaç duymadan zihinsel olarak da yaratabiliriz. Bu, psikolojik algımızla ilintili bir durumdur.
Biz tarihte rengin geçirdiği süreçleri en çok sanat yapıtlarından takip edebilir, rengin serüvenini bunlar ile izleyebiliriz.
Renk iki ana başlık altında incelenir: Fiziksel renkler ve maddesel renkler.
Fiziksel renkleri ışık ile, maddesel renkleri pigmentler ile ele alırız. Birincisi bizim nasıl gördüğümüzle, ikincisi varlıklara rengini veren pigmentlerle ilgilidir.
Isaac Newton yaklaşık üç yüz elli yıl önce karanlık bir odada küçük bir delikten içeriye giren ışık demetini bir üçgen prizmadan geçirerek beyaz ışığı bileşenlerine ayırmayı başarmıştır .
Beyaz ışık prizmadan geçirildiğinde dalga boylarına göre kırılarak görünür güneş tayfının (spektrum) altı rengine ayrılır.
Işık dalga boylarının tümünü soğuran nesne ve yüzeyler siyah, tümünü yansıtanlar ise beyaz olarak algılanır.
Işığın tamamını yansıtan bir beyaza veya soğuran bir siyaha, yapılan deneylerde rastlanmamıştır. Bu da göstermiştir ki, %100 beyaz ve %100 siyah olarak tanımlanacak renk algısından bahsetmek oldukça zordur.
Maddesel renkler, doğada var olan maddelerden ve endüstriyel olarak elde edilen pigmentlerdir.
Kırmızı, sarı ve mavi ana renk; yeşil, mor ve turuncu birinci derece ara renk olarak boya renk çemberini oluşturur.
Valör, renk değeri; bir rengin göreceli olarak açıklık koyuluk derecesidir, ışık etkisiyle ortaya çıkar. Siyah-beyaz arasındaki geçişlerdir.
Renk çemberinde birbirinin karşısında bulunan tamamlayıcı renkler, zıt (kontrast) renklerdir.
Bir rengin doygunluk hali renk çemberindeki saf halidir. Rengin görsel şiddetini tanımlar.
Monokrom kelimesi genellikle resim ve fotoğrafta siyah beyaz veya bir rengin farklı tonlarının birlikte kullanımıdır.
Nötr renkler üç ana rengin eşit olmayan ölçülerde karıştırılmasıyla elde edilen donuk ve sönük renklerdir.
Büyük ve küçük renk alanları arasındaki kontrastlıktır. Renk değeri ve renk alanı rengin doygunluğunu belirler.
Bir rengin arka plan olarak siyah, beyaz ve gri üzerindeki etkisi; farklı şiddetteki renkler üzerinde grinin etkisi farklı gözükür.
Işığın geniş dalga boyu aralığında insan gözündeki foto reseptör koni hücreleri, yaklaşık 400 nm ile 700 nm arasındaki dalga boyunu renk olarak görünür.
Öğlen vakti güneş ışınlarının beyaz, gökyüzün mavi görünmesinin nedeni, dik açıyla gelen güneş ışıklarının yansıma ve saçılmaya uğramadan doğrudan gözümüze gelmesidir.
Yansıma, nesne veya yüzeye ışınların geliş açısına eşit bir açıyla uzaklaşması; saçılma ise bulut ve hava molekülleri gibi atmosferik elemanların gelen ışığı saptırması olayıdır.
Renklerin insan üzerinde etkileri fizyolojik ve psikolojik olarak iki farklı şekilde gerçekleşir.
Kırmızı dikkat çeker. Kan renginin kırmızı olmasının, bunun ortak bilincimize dair, evrensel ortak bir dilde buluşmamızda önemli rolü olduğu düşünülür.
Huzurlu sakin bir ortam yaratmak istendiğinde mavi, yeşil gibi soğuk renkler kullanılır.
Soğuk ve sıcak renkler yüzeysel görsel anlatımda matematiksel x-y koordinatlarına karşılık gelir.
Renklerin günlük hayattaki düşünce davranışlarına etkilerinin farklı iki boyutundan bahsedebiliriz. Birincisi kavramsal-imgesel boyutu, ikincisi sembolik değerleridir.
Renklerin algımıza ve psikolojimize etkisi; tutum, davranış ve düşüncelerimizi yönlendirme gücüne sahiptir.
Renklerin inançlarla olan ile ilgisi insanlık tarihi kadar eskidir.
Orta Çağ ve Rönesans’ta atölye ortamında yapay ışık altında yaptıkları resimlerinde dört temel rengi kullanmışlar.
Orta Çağ’da ressamlar minerallerden boya üretmeyi başarmışlar.
17. yy. sonlarında rokoko (XVIII. yüzyılın başında Fransa'da çok geçerli olan, kavisli çizgileri bol, gösterişli bir bezeme üslubu) sanatçıları eserlerine konu ettikleri zenginlik ve ihtişamı anlatmak için parlak renkleri kullanmışlar.
18. yüzyılda doğan romantizm sanat akımında doğa karşısında sübjektif bir tavır alan sanatçılar eserlerinde biçimlerin konturlarını eriterek rengi öne çıkarmışlardır.
19. yüzyılın başında boya laboratuvarlarda üretilen bir sanayi ürününe dönüştü.
Romantizm döneminde J. M. W. Turner resimlerinde atmosferik etki elde etmek için ışık ve rengi konu anlatımın önüne koymuştur.
Gün ışığı ve onun renk tayflarını, değişen titreşen hareketlerini izlemek için atölyelerini terk edip açık havada resim yapmaya başlayan empresyonist sanatçılar biçimi, ışık ve rengin ortaya çıkmasında araç olarak kullanmışlardır.
Empresyonizm ve kübizmden etkilenen Fovist sanatçı Henri Mattisse, paletinde renk çeşitliliğine önem vermiş, çarpıcı renksel bütünlükle ortaya koyduğu resimlerinde renklerin kontrastlıklarını kullanarak şoke edici etkiler yakalamıştır.
Piet Mondrian resminde çizgiler arasında kalan ana renklerin fiziksel ve ruhsal dünyayı düşünsel olarak birleştirdiği, böylece evrensel öze ulaşılabileceği düşüncesindeydi.
20. yy. sanatında renk kullanımı Mondrian ve Kandinsky ile birlikte özgür ve bağımsız bir yaratıcılık aracı olmuştur.
Mark Rothko'nun resimlerinde renk başka bir şeylerin simgesi, öykünmesi, temsili değildir; sadece kendini temsil eder.