Sanatçı Kişiliğinde Psikolojik Algı

Genellikle görsel sanatlar ile uğraşan insanların görsel hafızası ve görsel öğrenme becerileri diğer insanlara göre çok daha fazla gelişmiştir.

Görsel dünyayı kendine özgü bir biçimde kavrama hüneri ve merakı, bunun yanı sıra görülen şeylerin belleğe kaydedilip alıkonulması sanatçı için özel bir gereksinimdir.

Sanatçının en ayırt edici özelliği hayal gücüdür. Sanatçı için hayal gücü aktif bir olgudur, yaratıcı eyleme dönüşen kinetik bir enerjidir.

Sanatçının gözü görsel dünyayı algılarken iç gözü bunları yeniden düzenler ve imgelere dönüştürür.

Çevresindeki objelere yaklaşımı, görsel alanı algılaması, daha da önemlisi böyle bir alanı sezilerine dayanarak bulması ve imgeyi oluşturması bir bütünlük gösterir.

Yapım süresi boyunca sanatçının hareketinin gücü, hızı ve yönü yapıta yansır.

Bunu en iyi aksiyon resmi ve dışavurumcu sanat hareketlerinde gözlemleyebiliriz.

Eser üzerinde çalışma vücut hareketlerini içerir. Vücut hareketi de kinetik bir zevkle, sinirsel tatmine neden olur. Yapma sürecinin her aşamasında sanatçı sinir-kas eşgüdümünü deneyimler ve yüzeye aktarır.

Sanatçı görsel dünyanın içinden kendi tercihine bağlı olarak seçtiği nesne(ler) ile estetik bir algı sürecine girdiği objenin/objelerin imgesini daha önce zihninde oluşan imgelerle birleştirip ilişkiye sokarak yepyeni bir bütünlük kurmaya çalışır.

Bu bütün artık gerçek dünyadan farklı olarak öznel anlamlar taşıyan, sanatçının duyum, duygu ve düşüncesinin taşıyıcısı bir ürün olarak üretildiği dönemin, kültürün izlerini taşır.

Sanat yapıtında sanatçıya dair öznel bir dünyanın elemanları olan objeler, gerçek dünyada var oldukları hallerinden farklı bir varlığa sahip olur.

Duygulanım gerçek dünyada o nesneden aldığımız duygu değildir artık; sanatçının duygularının yansımalarına dönüşmüştür. Böylece bu imgelere karşı izleyicinin tavrı da değişir.

Sanatçı yaşamında karşıt duyguları en çok yaşayan insandır. Karşıt duygular yaşamda çatışmalar oluşturur. Bu çatışma süreci de sanat eserinin oluşum sürecidir. Karşıtlıklar olmasaydı, yaşam monotonluğuyla çekilmez olurdu. Sanat yapıtı iç ve dış dünyanın çatışmasıyla doğar. Bu çatışmalar psikolojik bir süreç içinde olur.

Estetik nesnenin belirlenmesi duyum-duygu ve düşüncenin katılımıyla oluşur ki, bu da sanat eserinin yapılmasındaki başlangıcı teşkil eder.

Başlangıç ile sanat eserinin bitirilme zamanı arasındaki psikolojik yaratma süreci boyunca bu üç etkenin birlikteliği devam eder.

İzleyici bir resim hakkında eleştiri yaparken, ”düşünülerek konulmuş bir çizgi”, ”hiç sözü olmayan, kararsız bir çizgi” gibi yargılarda bulunduğunda, bir anlamda sanatçısının resmin yapım sürecindeki psikolojisinden de söz etmiş olur.

Pozisyonlar, yönler ve büyüklük, şekil, parlaklık, renk ve doku farkları göz tarafından ölçülür ve özümsenir. Göz, sinir-kas, beyin arasındaki işlemler kinestetik algıyı oluşturur.

Bir renk lekesi farklı boşluk deneyimleri yaratır. Bu farklılık lekenin, resim düzleminin tam ortasına mı yoksa sola veya sağa mı ya da yukarı veya aşağıya mı yerleştirildiğine bağlıdır.

Tek tek her ilişki kendine özgü bir uzaysal his ortaya çıkarır. Birden fazla lekenin varlığı boşluk hissini artırır.

Çocukların ilk yaşlarında oyun oynarken kendilerine özgü bir fantezi dünyası kurmaları, sanatla oyunun ortak özelliğidir.

Çocuklar ve sanatçılar yaşama, yaşamı çoğunluğun algıladığı kanunlarla, ahlaki, geleneksel, dinsel yaptırımlarla tekdüze bakmazlar. Onlar yaşamın değişen dinamiklerini, görünenin ardındaki gerçekleri sezen, kavrayan ve bunları oyunları/sanatları ile nesnelleştirebilen özel insanlardır.

Çocuk ile sanatçıyı ayıran en önemli şey çocuğun doğuştan gelen özelliği ile saf olması; sanatçının ise görüşünü, algısını, ruhunu saflaştırmak için emek vermiş bir insan olmasıdır.

17. yy.a kadar sanatçı olmak isteyenler için eğitim, büyük sanatçıların atölyelerinde küçük yaşta uzun bir çıraklık sonrasında kalfalık ve ustalığa ulaşan bir olgudur.

17-19. yüzyıllar arasında sanat eğitimi temsilin değerlerini işlemeye çalışan akademik merkezli bir model ön plana çıkarmıştır.

20. yy. başlarında ise tasarım elemanlarının ve estetiğin biçim ile ilişkisini sanat eğitimine içerik olarak yansımıştır. (Bauhaus)

21. yy. günlük yaşamın sanat eğitiminin eksenine yerleştiğini, modernist anlayışın yerini postmodern yaklaşımlarla bıraktığını görmekteyiz. Bunun anlamı, kişinin daha çok kendisinin baz alındığı, farklılıkların gözetildiği, çoklu gerçekçilik üzerine oturtulmuş bir eğitim anlayışının sanat eğitimine egemen olmasıdır.

Sanat, yaşama ve eylemlere ilişkin üretimleriyle, inanç düzeyinde yer alan din, ahlak ve düşünce gibi toplumu oluşturan üst kurumlarla kurduğu ilişkilerdeki etkinliğiyle, toplumsal değişimlerde aktif rol oynamıştır.

17. yy.da bilimin ilerlemesi ile dini tanımlarla varlığı tanımlamadan gitgide uzaklaşılmaya, evrene ve yaşama bilimsel yaklaşımlar üzerinden bakılmaya başlandı.

Aydınlanma Çağı’nda bilginin ve bilimin önem kazanması ile başka yaklaşımlar ve kavramaları beraberinde getirdi. Aydınlanma Çağı’nda insan yeni bir bakış açısıyla kimlik, bireysellik, milliyet gibi kavramlara yeni yaklaşım ve tanımlar getirme çabasına girdi.

Sanatçı, duygu ve coşkularını yapıtlarında yansıtırken içinde yaşadığı ve kendini oluşturduğu toplumun önsel verilerini, birikimlerini, göstergelerini yansıtır.

Sanatçının yaratıcı gücünü tetikleyen toplumsal etmenler sanatçının üretimiyle bireysel kaygıları, farkına varılmayanları, toplumsal sorunları, çıkmazları ortaya koyup insanların paylaşımına açar.

Sanatçı ve sanat yapıtı toplum üzerinde etkilidir. Sanatçı, toplumsal yaşamdan ayrı ve toplumun dışında yaşayan bir varlık değildir. Tersine o, en yaşamsal varlık olarak çağının ve toplumsal yaşamın en derinine nüfuz eden varlıktır.