İnsan Felsefesi

İnsanın, kendisini bilgi nesnesi hâline getirmesi ve kendisi üzerine düşünmesi ve bu doğrultuda meydana gelen problemleri ele alması, onun en önemli ayırt edici özelliğidir. Her şeyi sorgulayabilen insan, somut dünyayı da aşabilmektedir. Bu bağlamda tüm sınırların ötesine gidebilmektedir. Böylesi temel niteliklere sahip olan insanı ve onun kendi üzerine düşünmesini ele alan felsefe disiplini de insan felsefesi olarak adlandırılır.

İnsan üzerine Arnold Gehlen’in ileri sürdüğü antropolojik teoride insan ve hayvan mukayese edilmektedir. Yapılan mukayeseye göre hayvan, daha çok içgüdüsel yönü ağır basan bir varlık olarak ifade edilir. İnsan ise fiziki gelişim noktasındaki eksikliklerini yüksek yetenekleriyle kapatmaktadır. Ayrıca insan eylemlerini dizginleyici işleve sahip olan unsurlar da etikleştirme ve rasyonelleştirmedir.

İnsanın yalnızca fiziki yönünü ele alan çeşitli disiplinlerin ileri sürdüğü teorilerin tam aksini savunan felsefi yaklaşımlar da bulunmaktadır. Antropolojik teoriler arasında bulunan tin teorisi, böylesi bir felsefi yaklaşımı ifade eder. Buna göre insan, fiziki yönü itibarıyla hayvanla ortak noktaları olan, hayvani bir yönü bulunan bir varlıktır. Söz konusu teori, insanın hayvani bir yönünün bulunduğunu kabul etse de bu teorinin temel amacı, insan ve hayvan arasında var olan sınırı ortaya koymaktır.

İnsan felsefesi, insanı bütün olarak ele alır. İnsanın somut bütünlüğünde var olan fenomenleri, bu bütünlüğü parçalamaksızın irdeler ve idrak etmeye çalışır. İnsan felsefesinin en temel amacı budur. Bu amacı gerçekleştirebilmek için de ontolojik bir yaklaşım gereklidir. Söz konusu yaklaşımın özellikle üzerine eğildiği husus, insanın varlık yapısıdır.

Tüm tekniğin, sanatın ve bilginin üreticisi insandır. Aynı zamanda insan, kendisinin de ne olduğunu inceler. Burada insan felsefesinin temel işlevi de bu şekilde çift yönlü bir varlık olarak insanın ne olduğunu ortaya koymaktır. Bunu ortaya koymak için insanın varoluş unsurlarından hareket etmek gerekir.

İnsanın birçok niteliği arasında en önemlilerinden biri, onun bilen bir varlık olmasıdır. İnsan, eylemde bulunan, aktif olan, yapıp eden bir varlıktır. insan değer duygusuna sahip, tavır takınan, önceden görüp belirleyebilen, isteyen, özgür olabilen, tarihsel, ideleştiren, bir eyleme kendini veren, çalışan, eğiten ve eğitilebilen, toplumsal, inanan, dil kullanan, sanat icra eden, hem ruhsal hem de biyolojik bir varlıktır.

İnsanın insani özelliklerini kazanabilmesi için toplum içinde bulunması gerekmektedir. Tarihin tüm evrelerinde insanlar, topluluklar şeklinde yaşamışlar, toplum içinde bulunmuşlardır. İnsanların toplumsal birliktelik kurmaları, hayvanlarınkinden farklı olarak kendi istekleri çerçevesinde gerçekleşir. Yine insanların toplumsal birliktelik kurmalarında bir özgürlük arayışı söz konusudur. Bu birliktelikle insanlar, özgürlüklerini daha da artırırlar. İnsanların toplumsal birliktelik kurmaları, onların anlaşmalı bir biçimde işbirliğine gittiklerini gösterir.

Sokrates öncesi filozofların felsefi sorgulamaları, özellikle evrenin ana maddesi, yani arkhe problemi üzerine yoğunlaşmıştır. Buna göre bu filozofların başlangıçta doğayı inceledikleri söylenebilir. Fakat bu incelemeler de merkezinde insanın olduğu bir perspektifle gerçekleştirilmiştir. Evren, bu filozoflar tarafından insani niteliklere sahip bir şey olarak kurgulanmıştır. Evrenle insan birbirlerine benzetilerek ikisinin yapıları bir benzeşime tabi tutulmuştur.

Antik çağda Sofistlerin olduğu döneme gelindiğinde evrenle ilgili problemlere yönelik sorgulamaların yanı sıra doğrudan insanın kendisi ve insan sorunu da ele alınmaya başlanmıştır. Sofistlerin öncülerinden olan Protagoras ”Her şeyin ölçüsü insandır.” sözüyle aslında Sofistlerin de temel yaklaşımlarını ifade etmektedir. Böylece merkeze insanın konulduğu, herkes için geçerli bir iyinin ve doğrunun olmadığı savunularak insan, kendi öznelliğiyle ele alınmıştır.

Sofistlerin insan anlayışında kişisel olan vurgulanırken Sokrates, kişilerden bağımsız doğruların olduğunu savunur. Böylece Sokrates açısından kişilere göre değişen şeyler sanı ya da doxa adını alır. Nesnel geçerliliği olan tümel doğru ise episteme olarak adlandırılır. Sokrates, doğru bilginin herkes için geçerli olan ortak bir bilgi olduğunu ve bunun da insan ruhunda saklı olduğunu ileri sürer. Sokrates açısından insan, bilgiyi ve erdemi kendi içinde barındıran ve bunu açığa çıkarması gereken bir varlıktır.

Helenistik dönemin karakteristiği genel anlamda pratik bir içeriğe sahiptir ve yoğun olarak ahlaki problemleri konu edinir. Bu çerçevede mutluluğun mahiyeti sorgulanmış ve bireyin de bu mutluluğa erişiminin nasıl olacağı irdelenmiştir. Dolayısıyla bu dönemin felsefi eğilimi bir yaşam felsefesi sunmaktadır ve insan da bu bağlamda ele alınır.

Stoacılar, insan tabiatına vurgu yapmış ve buna yeni bir anlam yüklemişlerdir. İnsan hayatının temel amacı ve bu amaca nasıl erişileceği, doğaya uygun hayatın mahiyeti ve bunun nasıl gerçekleştirileceği problemiyle paralel bir biçimde sorgulanmıştır.

Ortaçağ döneminin insan anlayışına bakılacak olursa, özellikle bu dönemin önde gelen isimlerinden Augustinus’un yaklaşımları bağlamında insanın kendi bilincine ulaşabilmesi için kendi varlığının temelinde bulunan asıl gerçekliğin, yani Tanrı’nın bilincine ulaşması gerekmektedir. Dolayısıyla insan, bu üstün gerçekliği araştırmalıdır. Gerçekliğin kendisi Tanrı’dır ve insan da kendini araştırarak Tanrı’ya ulaşır.

Montaigne’e göre insan, sabit kalan değil, her zaman değişim gösteren bir varlıktır. İnsanın kendi içine bakması gerektiğini düşünen Montaigne, bu bakışların hiçbirinde insanın kendini aynı bulamayacağını belirtir.

Modern dönemin öncülerinden Francis Bacon’ın bilim ve bilgi anlayışı, onun insan anlayışını da biçimlendirmektedir. Ona göre bilim ve bilgi, insanın, bilimsel temelli ve iyi olarak nitelendirilebilecek hayat tarzına ulaşabilmesi için müracaat edeceği en etkili güçtür.

Kant’ın insan anlayışına göre insan, kendi aklının koyduğu, herkes için geçerli olan ahlaki yasaya göre eylemde bulunmayı isteme imkânına sahip olan, doğal determinizmden sıyrılarak özgürlüğe ulaşabilen bir varlıktır.

Karl Marx’ın insan anlayışı, sınıf ayrımları ve bu sınıflar arasındaki çatışmalara dayalı olarak ileri sürülmüştür. Ekonomi, toplumun, sınıfların ve insan ilişkilerinin temelinde bulunan maddi öğedir. Bu bağlamda insan, ekonomik sınıflar, çıkar çatışmaları, parasal birikim gibi kavramlarla ifade edilir.

Nietzsche, insan gerçekliğini bütünsel olarak kendine problem edinmiştir. İnsan yapısının tüm unsurlarını, onun dinini, ahlâkını, sanatını, bilgisini, eğitimini ele alarak insanı bütün olarak değerlendirmeye ve anlamlandırmaya çalışmıştır. Bunun sonucunda Nietzsche, sürü insanı ve özgür insan ya da yaratıcı/üst insan adında iki tip insan olduğunu ileri sürer.