Sanatta Ulusallık ve Evrensellik

Ulusallık ve evrensellik konusu birçok alanda kendine yer bulmuştur. Kültürden, modaya, siyasetten sosyolojiye kadar hemen hemen sosyal olan her alanda evrensellik ve ulusallık temel tartışma konusudur. Birçok düşünce ortaya konulduğu yer bakımından değerlendirildiğinde bir bölgeye veya bir yöreye ait gibi görüle bilir. Çünkü o düşünceler orada ortaya konulmuştur. Belirli bir süre geçtikten sonra bu düşünceler üzerlerinde taşıdıkları değer bakımından tüm o topluma (ulusal) veya dünyadaki tüm insanlığı ilgilendiren ve benimsenen (evrensel) değer haline gelebilir. Evrensellik düşüncesi, aydınlanmanın temel dinamiklerinden biridir. Temelinde rasyonalitenin yattığı bu düşüncede dogmaların egemenliğinin kırılması ve insan aklının doğa hükmederek ona egemen olma dinamiği ön plandadır. Aydınlanmamın ön tarihi olarak adlandırılan temel ise, on beşinci yüzyıldaki Rönesans hareketi, on altıncı yüzyıldaki reform hareketi ve on yedinci yüzyıldaki Kartezyen felsefe bulunmaktadır. Ulusçuluk düşüncesi ise, 1789 tarihindeki Fransız İhtilali’nin getirdiği ve Dünya’yı hala daha etkisi altında tutan bir düşüncedir. Öylesine etkilidir ki ortaya çıktığı dönemden itibaren hem devlet yapılarını hem de toplum yapılarını radikal bir biçimde değiştirmiştir. Böyle güçlü bir fenomen üzerine de çeşitli tartışmalar gerçekleştirilmiştir. Ulusçuluğun hemen öncesi yöreselliktir. Türk toplum yapısı tarihte ortaya çıktığı ilk dönemler incelendiğinde hayvancılık faaliyeti ile hayatını devam ettiren bir yapıya sahiptir. Dolayısıyla bu ekonomik faaliyet türü yüzünden yaylak ve kışlak olarak biçimlenen göçebe bir yaşam türüne sahiptir. Sanat anlayışı da toplumun faaliyetlerine göre şekillenmiştir. Göçebe yaşamın getirdiği sürekli bir hareket halinde olma durumundan dolayı daha taşınabilir eserler olan kilim, halı ve çadır tarzı ürünlerle sanatsal faaliyette bulunmuşlardır. Dikkat edilirse uğraştıkları sanatsal faaliyetin ham maddesi yine hayvanlardan gelmektedir. İslamiyet öncesi Türk toplulukları incelendiğinde sanat anlayışının göçebe toplumlarınkine benzer bir şekilde olduğu görülmektedir. Göçebe toplumlarda sanat anlayışı daha çok insanların kolay taşıyabileceği parçalar üzerinden oluşmaktadır. Türk toplumunda her sanat dalının bir karşılığı ve işleniş biçimi bulunmaktadır. İlk olarak Türk toplumunda mimari sanatı incelenecek olursa, Mimari sanatının ilk örneklerinin Hun Türklerinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Göktürk döneminde mimari denildiğinde yine büyük ve düzenli şekildeki mezarlıklar günümüzdeki örnekleri oluşturmaktadır. Uygurlar dönemine bakıldığında ise, yerleşik hayata geçildiği anlaşılmaktadır. Daha önceki dönemlerde genelle mezarlık ağırlıklı olan mimari sanatı örnekleri artık farklılaşmaya başlamıştır. İlk Türk İslam devleti olan Tolunoğulları’nda değişen mimarinin örnekleri ortaya çıkmaktadır. Tolunoğulları’ndan sonra İslamiyet’e geçen Karahanlılar’da da benzer şekilde mimari değişim görülmektedir. Karahanlılar her ne kadar Tolunoğulları devletinden önce kurulmuş olsalar da İslamiyet’i kendi kuruluşlarından sonra benimsemişlerdir. İslamiyet’i benimsedikten sonraki dönemlerde mimaride İslamiyet etkisi açıkça görülmektedir. Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun ilk defa cami mimarisine koyduğu kubbe sistemi ve yapısıyla birlikte cami mimarisine bir yenilik getirmiştir. İlk dönem Osmanlı ise İmparatorluğu’nun kuruluş yılları olan 13. Yüzyıl ve 14. Yüzyıllar oluşturmaktadır. İstanbul’un fethinden sonraki dönemde ise Osmanlı İmparatorluğu’nun batı ve doğu sentezi olarak ortaya çıktığı dönemdir. Osmanlı İmparatorluğu’nun mimari alanında son dönüm noktası ise, Batılılaşma süreci olarak ya da modernleşme süreci olarak adlandırılan süreç ile başlamıştır.

Türklerde resim sanatı yerleşik hayata geçtikleri dönemden itibaren başlamıştır. Uygurlar’ın Budizm ve Maniheizm dinini benimsemesiyle bu dinlerin etkisi altında çeşitli duvar resimleri ve minyatürler yapmaya başlamışlardır. Daha çok dini figürlerin ve yöneticilerin olduğu bu resimler Türk resim sanatının temelini oluşturmaktadır. Resim sanatı dışında Türk toplumunda heykel sanatının da örnekleri bulunmaktadır. Türklerde heykel sanatının ilk örnekleri Göktürkler devrine dayanmaktadır. Türklerin İslamiyet’e geçişinden sonra ise heykel sanatı çok fazla gelişme gösterememiştir. Sebebi ise, heykelin İslamiyet’te yasaklanmış olmalıdır. Fakat Cumhuriyet döneminde ise, artık heykel sanatı da gelişme göstermeye başlamıştır. Türk sanatının öyküsü anlatılırken çeşitli dönemlerden geçtiği tespit edilmiştir. Bu dönemler içerisinde elbette ki sanat anlayışları farklılaşmış ve dönüşmüştür. Hemen hemen neredeyse hiçbir dönemin sanat anlayışı bir diğerinin aynı olmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’n erken dönemlerindeki sanat anlayışı genel olarak klasik Türk sanat anlayışına dayalıydı. Osmanlı-Türk Modernleşme süreci olarak adlandırılan dönem ise, her ne kadar askeri ve siyasi alanda başlasa da sanata da sirayet etmiştir. Bu dönemde sanatta bir batılılaşma furyası başlamıştır. Resimden, müziğe hatta edebiyata kadar birçok alanda batılı değerler ve estetik anlayışıyla eserler ortaya çıkmıştır. Türkiye Cumhuriyet’i dönemi evrensellik ve ulusçuluk tartışmasının en son safhasıdır. Öncelikle bu dönemin koşullarına bakmak tartışmayı anlamak açısından daha faydalı olacaktır. Kurtuluş Savaşı'ndan yeni çıkan Genç Cumhuriyet'te hızlı bir ulus inşa süreci yaşanmaya başlanmıştır. Sanat dallarından müziğin Türk toplumunda diğer toplumlara nispeten farklı bir tarihsel geçmişi bulunmaktadır. Batı Avrupa’da müziğin hikayesi genel anlamda din ve mitoloji eksenleri folklorik öğeler barındırmaktadır. Genellikle kilise müziğinde ve Batı mitolojisinden etkilenilerek oluşturulan müzik kültürü günümüzde klasik müzik olarak adlandırdığımız müzik kültürünün doğmasına sebep olmuştur