Sosyal Bütünleşme ve Din
Sosyal bütünleşme sosyolojinin ilgi duyduğu önemli konulardan birisidir. Bu bağlamda sosyal bütünleşmenin normatif, fonksiyonel, manevi ve kültürel bütünleşme olmak üzere dört farklı çeşidinden bahsedilmektedir. Genel olarak normatif bütünleşme ile bir topluma mensup kişilerin fiil ve davranışlarının o toplumun ilişkilerini yöneten normlarla ahenkli bir şekilde koordine edilmiş olması hâlinde ortaya çıkan bütünleşme; fonksiyonel bütünleşme ile kültür unsurlarının toplum mekanizmasını ahenkli bir biçimde işler hâle getirecek birer fonksiyon icra etmeleri neticesinde ortaya çıkan bütünleşme; manevi bütünleşme ile sevgi, saygı, inanç vb. manevi değerlerde ortaklığın sağlanması şeklindeki bütünleşme; kültürel bütünleşme ile de uzun yılların geçmesi sonucunda toplumun hafızasında oluşmuş ortak değer ve inançlar etrafında gerçekleştirilen bütünleşme tipi kastedilmektedir.
Sanayi Devrimi ve sonrasındaki gelişmeler, özellikle kentleşme ve modernleşme gibi süreçlere bağlı olarak toplumların hayatlarında köklü değişmeler meydana getirmiş; iş bölümü ve uzmanlaşmanın ortaya çıkmasıyla sınıflar daha da belirginleşmiş ve tabakalar arasındaki farklar artmaya başlamıştır. Toplumlarda daha çok işbölümü ve uzmanlaşmaya dayalı olarak ortaya çıkan gruplar arası farklılık ve tabakalaşmanın daha görünür hâle gelmesi, sosyologları bütünleşme kavramı üzerinde düşünmeye sevk etmiş; bu bağlamda sosyal bütünleşme konusu sosyolojinin önemli konuları arasında yer almıştır.
En genel tanımla sosyal bütünleşme, bir toplumu meydana getiren bireylerin farklı grup ve ünitelerin karşılıklı olarak düzen ve ahenk içerisinde, bütünlük teşkil edecek şekilde birleşmesi olarak tanımlanmaktadır.
Dinin en temel fonksiyonlarının başında, toplumlara belli bir “zihniyet kazandırma” veya “yeni bir dünya kurma vizyonu” sağlaması gelmektedir. Nitekim, Berger’in ifadesiyle "Hayata anlam ve gaye kazandıran din, insanın dünya kurma girişiminde stratejik bir rol oynamaktadır. Din, evrenin tamamını insan açısından manidar bir varlık olarak kavramanın cüretkâr bir girişimidir."
Çeşitli nedenlerle farklılaşan ve dağılma tehlikesi ile karşı karşıya kalan toplumlarda din, toplumu düzenleyici normlar üretmek suretiyle, orada meydana gelebilecek her türlü dağınıklık, düzensizlik ve çözülmeye engel olma hususunda âdeta çimento işlevi görmektedir. Nitekim Emile Durkheim, Talcott Parsons ve Robert Bellah gibi sosyologların temsil ettiği bütünleşme teorileri içinde din; sosyal bütünleşmeyi sağlayan en önemli kurumlardan birisidir. Din; sosyal sistemin dengeli ve dinamik bir yapıda kalmasına yardım etmekte, toplumun hayatiyetini devam ettirmesinin her toplum için geçerli âdeta bir ön şartı olmaktadır. Bellah’ın Amerikan tarihinin çeşitli dönemlerinde sivil dinin toplumda oynadığı bütünleştirici etkilerine işaret ettiği çalışmaları, dinin bütünsel bir milli kimlik oluşturmadaki işlevlerini gözler önüne sermektedir. Yine Polonya’daki Katolik Kilisesinin, Komünizmin bu bölgede yer etmesinin önündeki en büyük engellerden birisi olarak sunulması da dinî kimliğin bütünleştirici gücünün bir ifadesidir.
Gerçi, her ne kadar dinin zaman zaman parçalayıcı özelliğinin olduğuna şahit olunsa da, onun bütünleştirici fonksiyonunun parçalayıcı özelliğine göre çok daha ön plana çıktığı tecrübe edilmektedir. Nitekim genelde dinler, özelde ise gerek Kur'an ve gerekse sünnetteki pratikleri İslam dininin bütünleşme üzerindeki etkisini bütün canlılığıyla ortaya koymaktadır. Öyl eki Kur’an'daki fıtrat, tevhid, din kardeşliği ve iyiliği emretmek, kötülükten sakındırmaya çalışmak vurguları ile sünnette birliğe vurgu yapılan ifadeleri bunun en güzel örneklerini sunmaktadır.