İnsan Hakları Öğretisinin Tarihsel ve Felsefi Temelleri
İstenç yaklaşımı, insan haklarının felsefi geçerliliğini tek bir insan özelliğine, insanın özgür tercihte bulunma kapasitesine dayandırır.
İnsanlık tarihi, insanın insana karşı uyguladığı soykırım, işkence, ırksal ayrımcılık, cinsel istismar gibi insan olmakla örtüşmeyen hadiselerle doludur. Bu yüzden insan hakları öğretisi, insanın insan eliyle insana karşı korunması gerektiği inancının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
İnsan hakları savunucuları için insan haklarının ahlaksal gerekçesi, her türden ulusal egemenlik mülahazalarından önde gelir.
İnsan hakları öğretisi, kökenleri ve gelişimi açısından büyük ölçüde rasyonel olarak saptanacak evrensel bir ahlak anlayışının olanaklı olduğu inancına ve belli "doğal" haklara sahip birey anlayışının ortaya çıkmasına bağlı olarak gelişmiştir.
Magna Carta Libertatum (Latince "Büyük Özgürlükler Sözleşmesi") modern insan hakları görüşlerinin ortaya çıkmasından önce insan hakları lehine ortaya konan ilk önemli girişimdir.
Doğal hukuk veya doğal adaletin, güncel toplumsal ve siyasal sistemlerden daha önce var olduğu düşünülür. Bu görüş, en ayrıntılı ve kapsamlı biçimde ilk defa, Yönetime Dair İki İnceleme (1688) isimli eserinde 17. yüzyıl düşünürü John Locke tarafından ele alınır.
Locke, egemen bir devlette siyasi otoritenin asıl amacının bireylerin doğal haklarının temini ve korunması olduğunu düşünür.
İnsan hakları öğretisinin kuramsal dayanağı, 18. yüzyıl Alman filozofu Immanuel Kant'la birlikte büyük ölçüde felsefi bir tamlığa erişmiştir.
Kant için, aklı kullanma kapasitesi, insanlığın ayırt edici özelliği ve insan onurunu gerekçelendirmenin dayanağıdır.
İnsan haklarını savunma istikametindeki tarihsel birikim ve talepler, 10 Aralık 1948'de Birleşmiş Miletler Genel Meclisi'nde İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin deklare edilmesine yol açmıştır.
Ahlaksal haklar olarak insan hakları, tümüyle yasal haklara indirgenebilir nitelikte değildir ya da onlarla özdeş olarak görülemez.
İnsan hakları, yasal haklarda bir temel bulma gayretini hiçbir zaman bir kenara bırakmaz.
İnsan hakları, ahlaksal haklar olarak ortaya çıktığı için meşruiyetleri ahlaksal haklar kavramının meşru oluşuna bağlıdır.
Talep hakkı, bir kişinin, kendisine görev borcu olan kişi ya da kişilere karşı sahip olduğu bir haktır.
Yapmak istediğiniz bir şey konusunda bir başkasının size karşı herhangi bir talep hakkı yoksa o şeyi yapma konusunda özgürsünüz demektir.
Talep haklarının olmadığı, yalnızca özgürlük haklarının olduğu bir dünya, her şeyi yapmanın caiz olduğu, hiçbir edim ya da ihmalin yasaklanmadığı bir dünya olurdu. Tersine, özgürlük haklarının olmadığı, yalnızca talep haklarının var olduğu bir dünya, tüm eylemlerin mecburi ya da yasaklanmış olduğu bir dünya olurdu.
Yaşam hakkı, hem özgürlük hem de talep haklarının karmaşık bir bileşimidir. Yaşam hakkının uygun şekilde korunması, özgürlük haklarıyla birlikte talep haklarını da gerektirir.
İnsan haklarını temel insan menfaatleri açısından gerekçelendirmek isteyen filozoflar, insan haklarının esas işlevinin, belli temel insan haklarının korunması ve geliştirilmesi olduğunu düşünürler.
İstenç yaklaşımı, insan haklarının felsefi geçerliliğini tek bir insan özelliğine, insanın özgür tercihte bulunma kapasitesine dayandırır.
İstenç yaklaşımı, insan haklarının geçerliliğini, böylece kişisel özerklik ideali üzerine tesis etmeye çalışır. Bu şekilde, insan haklarının geçerliliği, zorunlu olarak kişisel özerkliğe bağlanmış olur.
İnsan haklarını felsefi anlamda gerekçelendirmeye çalışan menfaatler yaklaşımı ve istenç yaklaşımı gibi kuramlara yönelik eleştiriler genelde bu yaklaşımların insan haklarını gerekçelendirmeki zayıflıklarına dikkat çekerler; fakat doğrudan insan haklarına yönelik bir eleştiri sunmazlar.
İnsan haklarıyla ilgili daha can alıcı eleştiri biçimleri ise, ya ahlaksal görecilik temelinde insan haklarının evrenselci iddiasına karşı çıkarlar ya da ahlaksal ilke ve kavramların öznel oldukları temelinde insan haklarının nesnel dayanağını çürütmeye çalışırlar.
Bununla birlikte, ahlaksal göreciler, evrensel olarak geçerli ahlaksal doğrulukların var olmadıklarını savunurlar.
Ahlaksal göreciler, ahlaksal doğrulukların olanla değil olması gerekenle ilgili olduğu söylenerek reddedilebilir.
İnsan haklarını reddetmeye çalışan bir diğer yaklaşım, ahlaksal ilke ve kavramların karakter olarak öznel olduklarını iddia eder. Bu eleştiri şekli, insan haklarının rasyonel olarak savunulabilir olmadığını, duygudaşlık temelinde arzulanan bir şey olarak savunulabileceğini öne sürer.
İnsan haklarını koruma ve geliştirme görevi tüm insanlara aittir. İnsan hakları, bir doğal adalet arayışının ürünü olarak her zaman herkes için gereklidir.
İnsan haklarının gerçekleştirilmesi, ahlaksal olarak mükemmel bir toplum yaratmaktan daha çok tüm insanların asgari düzeyde iyi yaşam sürmeleri için gereken koşulların tesis edilmesi anlamına gelir.