Analitik Felsefe: B. Russell ve Mantıksal Atomculuk

Analitik felsefe, 20. yüzyılın yaklaşık elli-altmış yıllık bir kesitinde, son derece etkili olan felsefe anlayışını temsil eder. Analitik felsefe, aslında büsbütün yeni ve 20. yüzyıla özgü bir felsefe değildir. Bu felsefe, 17. yüzyılda Hobbes ve Locke tarafından kurulan, fakat 19. yüzyılda neredeyse unutulan bir felsefe geleneğinin 20. yüzyılda, en güçlü şekilde canlanışına tekabül eder. Russell’ın, 1918 yılında verdiği konferanslarında geliştirdiği ve “mantıksal atomculuk” olarak adlandırdığı felsefe, onun yeni- Hegelci monizm eleştirisinin ve Peano ile Frege’nin modern mantığıyla karşılaşmasının bir sonucu gibi görünmesine rağmen Wittgenstein’ın onun üzerinde derin ve kalıcı bir etki uyandırmış olması sonucunda ortaya çıkmıştır.

Analitik filozoflar, felsefenin ilk ve en önemli görevinin, kompleks gerçeklik, varlık veya kendiliklerini kendileri oluşturan basit kendiliklere indirgeyecek bir analiz olduğunu ifade ederler. Analitik felsefe geleneğine mensup filozoflara göre, basit unsur ya da kendilikler, kendileriyle karşılaşıldığında başka herhangi bir şeyin yardımı olmadan, dolayımsız olarak anlaşılabilir olma anlamında basittirler. Dolayısıyla, kompleks bir varlık ya da kendilik; ancak kendisini meydana getiren basit, bileşensel ögelerine erişmeyi mümkün kılacak bir analiz, tam ve doğrulukla hayata geçirildiği zaman anlaşılıp açıklanabilir.

Analitik filozofların böylesi bir açıklık arayışı içinde olmaları, onları doğal olarak, 20. yüzyılın “dile dönüş hareketi”nin en önemli failleri hâline getirir.

Russell, yeni mantığın sözcük ya da terim dağarcığının dünyadaki tikel nesnelere büyük ölçüde karşılık geleceğini varsaymaktadır. Söz konusu yeni mantık dilini yaratma işini hayata geçirmek için de öncelikle şeylerden ayırdığı “olgular”ı analiz etmekle başlar. Russell, “hemen her felsefi problemin, gerekli analize tabi tutulduğu zaman ya hiçbir şekilde bir felsefi problem olmadığının ya da gerçekte mantıksal bir problem olduğunun kolaylıkla görülebileceğini” ileri sürer. Analiz, mantıksal bir analizdir. Analizde önemli olan şey, açık ve seçik olana, şüphe edilemeyene varmaktır. Bilgi, bunun üzerine kurulur. Russell, olguları; atomik olgular, genel olgular, olumsuz olgular ve amaçlı olgular olarak dörde ayırır.

Dilin yapısıyla dünyanın yapısı arasında paralelizm ya da mütekabiliyet bulunduğu tezi, analitik felsefenin merkezî tezidir.

Atomsal önermeler ile atomsal olgular arasında da terimi terimine bir mütekabiliyet bulunmaktadır. Atomsal olgular, atomsal önermelerin dilsel olmayan karşılıkları olarak görülmektedir. Russell’a göre bir önerme, bir olguyu ifade eder. Olabilecek en basit türden olguya, atomik olgu adını veren Russell, atomik olguları ifade eden önermelere, atomik önermeler adını verir.

Felsefeyi, analiz olarak kavrayan ve analiz sayesinde dünyanın en küçük bileşenlerine erişmeyi mümkün kılan mantıksal atomculuğu geliştiren Russell için ikinci ana öge eleştirel felsefedir. Russell’a göre, felsefi bilgi, özde bilimsel bilgiden ayrı değildir. Bilime kapalı olup da felsefeye açık olan bir bilgi kaynağı da yoktur. Felsefenin ulaştığı sonuçların bilimin vardıklarıyla kökten bir ayrılığı da yoktur. Felsefeyi bilimden ayrı bir irdeleme alanı yapan nokta, eleştiridir.

Russell, felsefesinde, analizin ardından senteze de yer verir. Analiz yoluyla erişilen nihai bileşenlerden yola çıkarak evreni inşa etmeye geçer. Bu inşa, analizin mantıksal analiz olmasına benzer şekilde, mantıksal bir inşadır. Russell için sentez, doğrudan idrak ettiğimiz, bu yüzden tartışılmaz olan basitlerden başlar.