Modern Felsefenin Başlangıcı II

18. yüzyıl düşüncesi, akla güvenmenin doruğa ulaştığı çağdır. Bu çağda, doğa karşısında başarı kazanan aklın, kültür dünyasında ve insanı bilmede de aynı başarıyı gerçekleştirme çabası vardır. Bu yüzyılda temel anlayış, “Aklını kendin kullanma cesaretini göster.” düsturudur. Ancak bu yüzyıl aynı zamanda rasyonalizm ve spekülatif metafiziklere karşı köklü bir eleştirinin başlatıldığı bir eleştiri dönemidir. 18. yüzyıl, tüm kurumları aklın eleştiri süzgecinden geçirirken; aynı zamanda aklın kendisini de bu süzgeçten geçirmeyi ihmal etmemiştir. Akla bu kadar güvenmek için onun iç yapısını bilmek gerekir. Bunu en sistematik biçimde gerçekleştiren, Kant olmuştur. Ancak ona bu yolu açan filozoflar Locke ve Hume’dur.

İnsanı merkeze alan felsefeleriyle Locke ve Hume, bilginin kaynağını deneyde görmüştür. Bilginin en temel unsurlarını, izlenim ve idea olarak ikiye ayırmışlar ve tüm idealarında, izlenimlerine geri görütülebileceğini savunmuşlardır.

Locke, tüm ideaların deneyimden, tecrübeden, yaşantıdan geldiğini söyleyecekse, doğuştancılık teorisini reddetmelidir. Bu durumda doğuştan getirildiği iddia edilen idealar nasıl kazanılır? Locke’a göre cevap açıktır: Tüm ideaların kaynağı deneyimdir.

Onun deyimiyle karanlık bir oda olan insan zihnine ışık getiren tek pencere deneyimdir. Locke’a göre, zihin başlangıçta üzerine hiçbir şey yazılmamış olan düz beyaz bir kâğıt gibidir (tabula rasa). Bütün idealarımız deneyden gelir ve bütün bilgilerimiz eninde sonunda deneye dayanırlar ve deneyden çıkar. İdealar, düşüncenin nesneleridir ve ideaların (tasarımların) biricik kaynağı olan deneyi Locke, duygu (sensation) ve düşünüm (reflection) olarak ikiye ayırır.

Ona göre idealarımızın bir bölümü basit, bir bölümü ise bileşiktir. Bütün bilgilerin en temel unsurları basit idealardır. Basit idealar, zihne duyum ve düşünüm yoluyla gelir. Zihne gelen bu idealar sonsuz bir biçimde yenileme, ölçüştürme ve birleştirme gücü kazanır ve bileşik idealar oluşturulur.

Hume, “A Treatise of Human Nature” adlı temel eserinde, bilgiye konu olan objelerin en temel ögelerine kadar inmeyi amaçlar. Bunun için de bilginin işlemlerini analiz ederek öncelikle zihnin algılarını “İzlenimler ve İdealar” (İmpressions and İdeas) olarak belirlemekle işe başlar.

Bilginin oluşma sürecini dikkatlice izleyen Locke ve Hume, 17. yüzyılın rasyonalizmine de eleştirel bir şekilde yaklaşmış, kendilerine doğa bilimlerinin yöntemini örnek almışlardır.

Kant ise Aydınlanma felsefesine önemli katkıları olan bir filozoftur. Onu aydınlanmacı kılan; eleştirel felsefesiyle insan aklının sınırlarını ve aklın mutlak otoritesini temele koyan anlayışıdır.

Kant 17. yüzyıl rasyonalizmi ve 18. yüzyıl empirizmini kritize eden bir filozoftur. Bu bağlamda o bilginin deneyle başladığını ancak anlama yetisi kategorileri olmadan yargılara dönüşemeyeceğini ifade eder.

Kant’a göre bilginin iki kaynağı vardır: Duyarlık ve Anlama Yetisi. Bu iki kaynak, sentetik a priori yargıların kaynağıdır. Ona göre bütün bilgi hiç şüphesiz deney ile başlar. Fakat bilginin tamamı deneyden çıkmaz.

Kant'a göre bilimsel bilgi sentetik a priori yargılardan oluşur. Bu tür yargılar bilgiyi artırdıkları için, deneyime; tümellik ve zorunluluk özelliklerinden dolayı aklın katkısını ifade ettiği için de akla dayanırlar.

Kant, yargıları kaynağına göre, “A priori” ve “A posteriori” olarak ikiye ayırır. A priori yargıların doğruluğunu kanıtlamak için deneye gerek yoktur. Zira onlar doğruluğunu kendi içinde barındırır. A posteriori yargıların doğruluğu ancak deneyle bilinebilir. Yargıları kaplam ve içlemlerine göre ise “Analitik ve Sentetik Yargılar” olarak ikiye ayırır. Analitik yargılar, şeyler hakkında bilgi vermeyen önermeleri içerir. Bu tür yargılarda, yüklem olan terim özneye içlem ve kaplam bakımından özdeştir. Böyle yargıları yanlışlamak çelişki doğurur. Örneğin, “A, A’ dır.” önermesi analitik yargı olup kesin doğrudur. “A, A değildir.” demek çelişkiye düşmek demektir. Analitik yargılar kesin, doğru ve zorunlu yargılardır. Sentetik yargılar, şeyler hakkında bilgi veren yargılardır.