Analitik Felsefe ve Wittgenstein: Resim Kuramı ve Dil Oyunları
19. yüzyılın sonlarında gelişmeye başlayan ve 20. yüzyıl felsefesine büyük etki yapan analitik (çözümleyici) felsefeyi, bir okul ya da bir öğreti olmaktan çok, bir felsefi gelenek olarak görmek gerekir. Bu gelenekten önce çözümleyici yöntemin değişik biçimlerde kullanıldığını görsek de analitik felsefenin başlangıcını, 19. Yüzyılın sonlarında, özellikle Frege ile başlayan ve daha sonra Russell ve Wittgenstein ile gelişen dile dönüş dönemine atfedebiliriz.
Bu filozoflarda ortak olan belirleyici özelliğin, onların geleneksel felsefe sorunlarına yönelik yaklaşımında dilin yapısının anlaşılmasına ve kavramsal çözümlemeye verdikleri önem olduğunu söyleyebiliriz.
Felsefenin dilsel yapıları çözümlemekle asli uğraşını bulabileceğini düşünen analitik filozoflar, dilin toplumsal ve işlevsel bir olgu ve insan türünün doğal yaşamının bir parçası olduğunu savunmuşlardır.
Analitik felsefede kavram analiziyle, kavramların anlamlarının açıklığa kavuşturulması, felsefede kafa karışıklığına yol açan muğlaklıkların ve anlam belirsizliklerinin giderilmesi amaçlanmaktadır.
Analitik anlayışa göre; dil, düşünce ve dış dünya arasında bir ilişki söz konusudur. Bu alanlardan ilk ikisi insana bağlı olduğu yerde, dış dünyanın insandan bağımsız olduğunu söyleyebiliriz.
Bir etkinlik olarak insanın düşünmesi ise ancak kavramlar aracılığı ile olur. Düşüncelerimizi başkalarına açabilmemiz ve başkalarının düşüncelerinden yararlanabilmemiz, sadece dil yoluyla mümkün olabilir.
Analitik felsefeye Moore’un önemli katkılarından sonra en önemli ayırt edici katkıyı B. Russell yapmıştır. Analitik felsefenin Russell’dan sonraki önemli filozoflarından biri de Wittgenstein’dir.
Wittgenstein'ın Yaşamı ve Felsefesinin Gelişimi
Wittgenstein’ın filozof kariyerinin iki ayrı döneme ayrıldığını görmekteyiz. Wittgenstein, Tractatus’la (birinci dönem felsefesi) analitik felsefenin klasik dönemi üzerinde çok belirleyici bir etki yaptığı; buna karşın, ikinci dönemde Felsefi Soruşturmalar (ikinci dönem felsefesi) adlı eseriyle analitik felsefenin bu kez sonraki gelişim seyrine ve hatta Kıta felsefesine çok yoğun bir biçimde etki yaptığı söylenebilir.
Birinci Dönem Felsefesi: Resim Kuramı
Wittgenstein felsefesi, aralarında örtük ve açık bazı bağlantılar bulunmasına karşın, iki ayrı döneme ayrılır.
Wittgenstein Tractatus’da geliştirdiği dil teorisi, büyük bir genellik ve sistemlilik taşır. Amacı, yapılmış olanın nasıl yapıldığını açıklamak değil, yapılabilecek olana bir sınır koymaktır. Bu, dilin bütün olanaklı gelişimlerinin sınırlarını tespit etmeyi hedefleyen bir eleştirel girişimdir.
Onun amacı; felsefe sorunlarını çözmek ve bunu, dilin nasıl işlediğini göstermek suretiyle yapmaktır. Böylece, felsefeyi bir “dil eleştirisi” olarak tanımlayan Wittgenstein düşüncesinde, dilin belirleyici bir konumu vardır.
Dil, olgular dünyasının bir resmidir. Değişik düzeylerde ortaya çıkan bu resimler, aynı zamanda düşünmeyi mümkün kılan düşünce nesneleridir. Dil de olgular dünyasındaki ilişkilerin aynısını yansıtan ilişkilerle kelimelerin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu nedenle dil, olgular dünyasını oldukları şekilde yansıttığı zaman işlevini yerine getirebilir.
İkinci Dönem Felsefesi: Dil Oyunları
Wittgenstein, kariyerinde, ikinci döneme geçişle birlikte dilin ve felsefenin doğasıyla ilgili görüşlerinde çok önemli bir değişiklik olur. Bu yeni dönemin ana eseri ise, “Felsefi Soruşturmalar”dır.
İkinci dönemle birlikte Wittgenstein’ın dilin gerçeklikle olan ilişkileriyle ilgili görüşlerinde önemli değişiklikler olur. Bu dönemde Wittgenstein; “insanların içinde yaşadıkları dünyayı, ancak o dünyayı anlamlı hale getiren bir dil dolayımından geçirerek tanıyabilecekleri için, dili doğru anlayabilmenin yolunun onu oluşturan kelimelerin “ne anlama geldiğini” değil, onların “nasıl kullanıldığını” anlamaya çalışmaktan geçtiğini savunur.
Wittgenstein’a göre, “bir dil tasavvur etmek, bir yaşam biçimi tasavvur etmek” demektir. Yaşama biçimleri ise uzlaşıma dayanır ve “dil oyunları” ile dile gelir.
Dil oyunu kavramı ise hem Wittgenstein’ın ikinci dönem felsefesi için hem de onun etkisi bakımından büyük önemi olan bir kavram olarak karşımıza çıkar.
Wittgenstein, bir dil tasavvur etmenin, bir hayat biçimi tasarlamak olduğunu ileri sürer. Bu bağlamda bütün dil oyunları yaşam biçimlerinde köklenip hayat formlarında verili olarak bulunur. Yaşam biçimleriyle söz konusu hayat formlarında oynanan dil oyunları, hayatlarımıza olduğu kadar düşüncelerimize de kök salmışlardır.
Sonuç olarak, ikinci döneminde ve daha özel olarak dil oyunları düşüncesiyle Wittgenstein, dili sadece belirli bir iç mantıkla kavramları bir araya getiren bir sistemden ibaret olarak görmez. Dilin konuşulması, bir etkinliğin veya bir yaşam biçiminin parçasıdır. Bu nedenle, dilleri anlamlı kılan, onların üretildikleri yaşam tarzlarıdır.