Türkiye'de Bilgi Sosyolojisinin Gelişimi

Osmanlı’da Batıcılaşma girişimleriyle birlikte ortaya çıkan yeni bilgi ihtiyacı, geleneksel bilgilenme tarzlarının dışında kalan kaynaklara, özellikle Batı’ya ait bilgiye yönelme gereğini doğurmuştur. Devlet, kendine ait bilgi üretme tarzlarından büsbütün vazgeçmemekle birlikte, yüzyılların birikiminin mahsulü olan devlet ve toplum bilimlerinden yararlanmaktan giderek uzaklaşmıştır.

Bilgi problemine odaklanan çalışmaların tarihi yüz yıl kadar öncesine, sosyolojinin ülkemize girdiği yıllara kadar geri götürülebilir.

Ziya Gökalp’in doğrudan bilgi sosyolojisine ilişkin çalışmaları olmamakla birlikte, gerek ülkemizde üniversite reformu bağlamında ciddi biçimde düşünen ilk kişilerden biri olması, gerekse bilim, aydınlar, gerçeklik bilgisi, toplumsal kimlik ve ulus bilinci gibi bilgi sosyolojisinin temel konuları üzerine özgün görüşler öne sürmüş olması sebebiyle bu alanda öncülerden biri olduğunu iddia edebiliriz.

Hilmi Ziya Ülken, hiç tartışmasız, ülkemizde bilgi ve yöntem sorunu üzerinde en derinlikli biçimde düşünme gayreti içinde olan, Türk ve İslam düşüncesi, doktrinler tarihi, değerler ve bilgi felsefesi üzerine yetkin çalışmalar yapmış bir sosyal bilimcimizdir.

İdeoloji olgusu, bilgi sosyolojisi alanında çalışanların en gözde konularından biridir. Ülkemizde konuya ilk dikkat çeken sosyal bilimciler arasında Cemil Meriç ve Şerif Mardin gelmektedir.

1990’lı yılların başları, insanlığın “Bilgi Çağı” olarak nitelendirilen yeni bir çağa geçiş yaptığı iddiasına sahne oldu. 1990 yılı T.C. Kültür Bakanlığı tarafından “Bilgi Yılı” olarak ilan edilmişti. Bilgi toplumu ve bilgi çağı üzerine birbiri ardı sıra sempozyumların düzenlendiği, bilgisayar teknolojisinin, bilgisayarlı eğitimin öneminin vurgulandığı yeni bir dönem açılmış, sınai kalkınma/gelişme çağrıları gündemin arka sıralarına gerilemişti.

Son dönem Batı modern dünya görüşü ve bilim anlayışına yönelik eleştiri ve tartışmalardan etkilenerek hazırlanan bir çalışma, Korkut Tuna’nın Batılı Bilginin Eleştirisi adlı kitabıdır. Tuna bu kitabında Türkiye’nin ve Doğu toplumlarının yeni bilgiler edinme yolunda uzun bir süreden beri giriştiği serüveni eleştirel bir açıdan ele almaktadır.

Türkiye’de 1980’lerden başlayarak “Bilginin İslamileştirilmesi”ne yönelik çalışmalarda bir artış gözlemlenmiştir. Bu tartışmalarla gündeme getirilen tezler, İslam ile modern Batılı bilim arasında kurulan ilişkiyi olumsuz bir mahiyette ortaya koymaktaydı.

1980’lerde sosyal bilimlerin gündemine giren rasyonalizm karşıtı tartışmalardan geriye anlamlı bir sonuç kaldığını söylemek güçtür. 1980’lerde başlayan "İslami bilim" tartışmaları bugün klasik fıkıh ve kelama ait konu ve argümanların felsefe, sosyoloji ve tarih gibi bilimlere başarısız bir şekilde uyarlanmasından öte anlamlı bir birikim sağlayamamıştır. Türkiye'de ve İslam ülkelerinde modern bilime yöneltilen eleştiriler, iki yüz yıllık modernleşme deneyiminin entelektüel kazanımlarını yok edecek niteliktedir.

Bu çalışmasında öncelikle Batı bilimini tartışmaya açmakta, geleneksel Doğu’da ve Osmanlı’da bilginin üretilmesi koşullarını, bilim anlayışını ve bilim sınıflamalarını ele almaktadır. Ancak bu dersleri verdiği yıllarda modern Batı bilimine yönelik olarak, yine Batı kaynaklı giderek artan eleştirilerin çekimine -birçoklarının aksine- kapılmamıştır.