Felsefe ve Aydınlanma

Bu bölümde 18. yüzyılda Avrupa'da başlayıp zaman içerisinde tüm dünyaya yayılan Aydınlanma hareketini bir felsefe olarak ele almayı sağlayacak bazı kavramlara ve tanımlara yer verilmiştir.

Antik Yunancada 'bilgiye duyulan hayranlık/sevgi' anlamına gelen felsefe bir olgu üzerinde sistemli düşünme işidir. Bilgi felsefesi (epistemoloji), filozofun ulaşmak istediği bilginin kaynağını, niteliğini ve olasılığını inceler. Akılcılık, deneycilik, idealizm gibi farklı bilgi felsefeleri olduğu gibi, bu farklılıkların sentezlendiği bilgi felsefeleri de mevcuttur. Varlık felsefesi (ontoloji), filozofun “Varlık nedir?” sorusu ile başlar ve varlık kavramını bir bütün olarak inceler. Varlık incelemesi neticesinde elde edilen bilgi ile varlığın niteliği arasında doğrudan bir ilişki bulunur. Varlıkla ilgili bilgiye ulaşılmaya çalışılırken izlenen yol, yöntem bilimin (metodoloji) sorunsalını oluşturur.

Aydınlanma filozoflarını tek bir kategori altında toplayıp ortak olarak sahiplendikleri bir epistemolojiden, ontolojiden veya metodolojiden bahsetmek olanaklı değildir. Fransız, Britanya ve Alman Aydınlanmaları birbirinden keskin çizgilerle ayrıldığı gibi, bu kategorilerin kendi içindeki filozoflar arasında da farklılıklar bulunmaktadır. Bu coğrafi ayrımın ötesinde hem Avrupa içinden hem de dışındaki diğeri kıtalardan çok sayıda filozof, kendi farklı Aydınlanma düşüncelerini “Aydınlanma literatürüne” eklemiştir. Aydınlanma düşüncesi sona ermediği gibi, farklılıkları ile birlikte gelişmeye ve kavram şemasını genişletmeye devam etmektedir.

Bu farklılıklara rağmen, Aydınlanma hareketi kendi içerisinde geliştiği zamanın ortak pratik meselelerine çözümler aradığı için bir düşünce ailesi olarak nitelendirilebilir. Bu meselelerden bazıları Hristiyanlık özelinde dinin ve Tanrı kavramının eleştirisi; imparatorluklardan modern devletlere geçişte siyasi konuların ve aktörlerin belirlenmesi ve insan eyleminin ahlaki niteliği ile ilgilidir.

Aydınlanma hareketinin Avrupa’da doğmuş ve bu coğrafyada kendisinden hemen önce yaşanmış Rönesans ve Reform süreçlerinden etkilenmiş olması, din kavramını ister istemez Hristiyanlık çerçevesinde ele almayı gerektirmektedir. Bu da, Hristiyanlık doktrinlerinin Yahudi -Hristiyan Tanrı kavramsallaştırmasının ve bilhassa da organize dinin (Kilise kurumunun) Aydınlanma’nın din felsefesinde öncelik kazanmasına neden olmuştur. Immanuel Kant’ın tüm Aydınlanma sürecini tanımlayan “Aklını Kullanmaya Cüret Et!” (Sapere Aude!) mottosu, bu felsefenin dinî yorumlardaki konumunu belirleyen en önemli düşünsel yeniliktir.

On yedinci yüzyıl, savaş - yapımı ve üretim anlamında kendi kendine yetemez hâle gelen, git gide dış borçlanmaya bağımlı olmaya başladığı için sınırları içinde vergileri artırmak zorunda kalarak eski toplumsal düzeni kökten değiştiren imparatorlukların yaşadığı zorluklara sahne olmuştur. Sürekli sınırlarını genişletme iddiasındaki bu siyasal aktörler, savaş -yapımını finanse edebilmek amacıyla, sınırlarını genişletmek yerine onları korumayı önceleyen modern (ulus -) devletlere dönüşmüştür. Aydınlanma yazarlarının siyaset üzerine düşünceleri de bu sınır değişikliklerinden payını almış, bir tarafta toplum sözleşmesi modellerinin diğer tarafta sınıfsal analizlerin ortaya çıkması ile de görülebileceği gibi toplumdaki yöneten -yönetilen ilişkilerine odaklanır hâle gelmiştir.

Ahlak felsefesi, insanların eylemlerini ve toplumsal davranışlarını doğru ve yanlış, iyi ve kötü gibi sınırlar koyarak değerlendirme ve düzenleme iddiasındaki kuralları ve ilkeleri konu alır. Siyasetteki gelişmelerin, sınırları daha belli coğrafyaları ve dolayısıyla da daha küçük alanlara sıkışmış toplumları getirdiği Aydınlanma çağının ahlak felsefesi de bu birbirine yakınlaşan toplumun yeni sorunları üzerinde düşünmeyi amaçlamıştır. Faydacılık akımı, iç içe geçmiş, yakınlaşmış bireylerin kendi ahlakları ile toplum arasındaki farka odaklanmış ve yöneten -yönetilen düzeyinde bu ilişkinin olası yansımalarını aramıştır.