Batı Aydınlanma Felsefesi
Aydınlanma, Batı’nın hayatında, ticaret ve sanayileşme yoluyla ve burjuvazinin veya bir orta sınıfın ortaya çıkışıyla birlikte gerçekleşen büyük ve çok temelli dönüşümle belirlenen sürecin kültürel ifadesidir. Aydınlanma döneminde aydınlanmak isteyen insanın kendisi, aydınlatılması istenen şeyde, insan hayatının anlam ve düzenidir.
Aydınlanma düşüncesi, İngiltere’de başlamıştır. İlk temsilcisi 18. Yüzyıl Aydınlanma felsefesinin kurucusu da sayılan filozof Locke’tur. O, insan zihninin/aklının doğuştan boş bir levha gibi içeriksiz olduğunu öne sürerek her türlü bilginin daha sonra deneyle elde edildiğini savunmuştur. Locke’a göre kilisenin öne sürdüğü din öğretisini, metafizik düşünceleri ve batıl inançları deneyle elde edemeyeceğimize göre, bunların doğruluğunu göstermemiz bilimsel açıdan olanaklı değildir. Bu nedenle aklın bilgi edinmesinde din, metafizik ve batıl inançlar yardımcı olamadığı gibi doğru düşünme için de engeldirler. O hâlde dinin, metafiziğin ve her türlü inancın terk edilerek aklın bağımsız ve özgürce bilgi edinmesi için gerekli eğitim, çevre ve kültür olanaklarının hazırlanması gerekmektedir. Berkeley, Locke emprizminden hareketle idealizme, hatta spiritüalizme ulaşmış bir başka İngiliz düşünürüdür. İnsanın bilgiye nasıl ulaşabileceği problemini ele almış, bilginin zihindeki izlenimlerden başka bir şey olmadığı görüşünü sonuna kadar götürüp oradan bir Tanrı kanıtlamasına yol açmaya çalışmıştır. Öte yandan Hume, geleneğe yönelik yıkıcı ve geleceğe dönük kurucu tavrıyla, yani özellikle dine ve metafiziğe yönelik septik ve eleştirel yaklaşımı, bilimciliği, liberalizmi ve ahlakı, duygulara bağlayan anlayışıyla, gerçekten de İskoç Aydınlanmasının en önemli temsilcisidir.
Aydınlanma hareketinin İngiliz ve İskoç Aydınlanması'ndan sonra gelen, Fransız Aydınlanması'nın, ilerlemeci ve iyimser ruhunun önde gelen temsilcisi Montesquieu temel eseri ‘Kanunların Ruhu’nda, yasayı, şeylerin doğalarından türeyen zorunlu ilişkiler olarak tanımlamaktadır. Ona göre, aslında tarihi gözlemleyen insan, gelenek ve göreneklerin, yasalarla kurumların hemen sonsuz bir çeşitlilik içinde bulunduklarını ve dolayısıyla, onların sürekli olarak değiştiklerini düşünmektedir. Bununla birlikte, olguların ve olayların görünüşteki çeşitlilik ve kaosunun gerisinde bir düzen vardır ve bu düzen büyük ölçüde mekanistik veya deterministik bir düzendir. Montesquieu’ye göre, Tanrı dünyayı yaratmıştır, her şeyi başlatan ilk nedendir ama onun yasaları nesnelerin doğasından kaynaklanan ilişkiler zincirinin ilk halkasından başka bir şey değildir.
Fransız Aydınlanması'nın asıl lideri olan Voltaire Fransız devrimine ve aydınlanmasına büyük katkı sağlamıştır. Voltaire, Deist bir Tanrı anlayışı ile insanı, toplumu, devleti ve evreni yeniden açıklama çabasına girmiştir. La Mettrie natüralizmi, materyalizmi, mekanizmi, ateizmi ve bilimsel felsefe anlayışıyla Fransız Aydınlanması’nın en ilginç şahsiyetlerinin başında gelmektedir. Öyle ki onun makine-insan teorisi iki yüzyıldan beri materyalizmin manifestosu olarak alınmıştır. 18. Yüzyılın deneyciliğine uygun olarak Condillac bilgi teorisini, her şeyi deneye, hatta duyuma dayandırarak oluşturmuş, düşünceyi de yine duyumun bir sonucu olarak görmüştür. Felsefesinin açık ve yalın olması nedeniyle geniş kitleler tarafından okunmuş ve etkili olmuştur. Hatta Fransa’da ihtilalden sonra resmi felsefe olarak kabul edilmiştir. Yine Fransız d’Alembert deneye dayalı olmayan bilimlere hep şüpheyle bakar. Nesnelerin özünün tanınamayacağını düşünür. Ruh ve madde konusunda, açık ve seçik bilgilere sahip olunamayacağı kanaatindedir. Başka bir filozof Diderot’a göre gerçekten var olan maddedir. Ezeli olduğuna inanılan ve bir tür enerji olarak tasarlanan hareket, onda maddenin zorunlu ve sürekli bir özelliği olarak tasarlanır. Bunun yanında Diderot, bilgi görüşünde deneyimciliği savunmaktadır. Her tür doğuştan ilkeyi reddeden Diderot bütün bilgilerin, duyumların bilgiye dönüşmesi yoluyla olduğunu öne sürmektedir. Ateistik materyalizmi ve genelde dine, özel olarak da Hıristiyanlığa yönelik eleştirileriyle, d’Holbach Fransız Aydınlanması’nın klasik düşünürlerinin en başında gelmektedir. d’Holbach’a göre din, bilimin düşmanıdır.
Alman Aydınlanma hareketi, Reformasyon’dan sonra ortaya çıkan kargaşa sebebiyle diğer ülkelerdekinin aksine ancak 18. Yüzyılın ikinci yarısında görülmeye başlanmıştır. Alman aydınlanma felsefesinin 18. Yüzyıldaki ilk önemli temsilcisi Thomasius, din ve hukuk konusundaki geleneksel tutumları eleştirmiştir. Onun asıl etkisi Almancanın bir felsefe dili olması konusundaki görüşleridir. Öte yandan, Wolff Alman aydınlanmasının en önemli temsilcisidir. Wolff’ a göre felsefenin teorik bakımdan açık ve seçik bilgiye ulaşmak ve pratik bakımdan da insanın mutluluğunu sağlamak gibi iki amacı vardır. Ünlü Alman aydınlanmacı filozofu Immanuel Kant’ın Aydınlanma ile ilgili görüşleri de şöyledir: Aydınlanma insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığı ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır.