Aydınlanma ve Kadın
Aydınlanma Dönemi kadınlar açısından tek yönde ilerlemeyen, aksine, birbiriyle çelişen eğilimlerin, gelişmelerin ve fikirlerin aynı anda birlikte var olduğu hayli karmaşık bir dönemdir.
On sekizinci yüzyılda Avrupa’da, kadının toplumsal konumu hakkında neden bu kadar çok tartışma vardı?
İlk olarak kadınların sosyal statüsünün ve yaşam koşullarının iyileşmesi Aydınlanma düşünürleri tarafından bir toplumun medeniyet seviyesinin bir ölçüsü olarak kabul edilmeye başlamıştı.
İkinci olarak Aydınlanma genel olarak zaten yerleşik ve o zamana kadar sorgulanmamış çünkü doğal kabul edilmiş tüm otoritelerin sorgulanması süreciydi. Kilise hiyerarşisi, ruhban sınıfı, hanedanlar, soylular sınıfı… Bunların hepsi mercek altındaydı.
Üçüncü olarak Avrupa’da o dönemde tahta çıkan ve son derece etkili olan kadın yöneticilerin varlığının etkisinden söz edilebilir. Dönemin en güçlü ve en büyük devletlerinin en üst düzey yöneticisi konumundaki bu güçlü ve kararlı kadınların yönetimi kadına ve erkeğe biçilen kimlikleri ve rolleri yeniden sorgulatıyordu.
Dördüncü olarak Aydınlanma yeni bir ahlak anlayışı geliştirmek iddiasındadır. Peki bu yeni ahlak anlayışı neyin üzerine inşa edilecektir? İşte bu bağlamda kadına atfedilen özellikler -söz gelimi sakin olmak, sabırlı olmak, merhametli ve şefkatli olmak, yardımsever olmak, sevgi dolu olmak, kavgacı olmamak, duygusal olmak, verici olmak, bencil olmamak- üzerinden bir ahlak anlayışı geliştirme çabası hasıl olmuştur.
Beşinci ve son olarak bu dönem kadınların da kendileri hakkında konuşma cesareti buldukları bir dönem olmuştu. Kadınlar, kendilerini içinde buldukları sorgusuz itaat beklentisi ve talebinin ve erkeklere tanınan ve Aydınlanma ile birlikte giderek de genişlemekte olan hakların kendilerinden esirgenmeye çalışıldığının farkındaydı.
Aydınlanma’nın kadına bakışını simgeleyen iki karşıt görüşten söz edilebilir: Bunlardan biri, çoğu zaman Aydınlanma’nın simge ismi olarak kabul edilen Jean Jacques Rousseau’nun yaklaşımıdır.
Rousseau cinsiyet konusunda yazarken her konuda olduğundan daha yoğun olarak doğaya atıfta bulunur: Ona göre anatomi kaderdir ve kadınların fizyolojisi de onların kaderlerini hem biyolojik anlamda hem de sosyal anlamda belirler. Kadının toplumun ortak iyisine hizmet etmek için yapması gereken şey doğurma ve çocuk besleyip bakabilme özelliklerine sahip çıkmak, bu işlevlere sadık kalmak, gerekiyorsa kendini bu yolda zorlamaktır. Bunlar doğa tarafından kadına dikte edilmiştir, onun yapması gereken de doğa yasalarını takip edip onlara itaat etmektir.
Karşıt görüş olarak ele alınabilecek yaklaşım ise bugün öncü feminist kadınlardan biri olarak kabul edilen Mary Wollstonecraft’ın yaklaşımıdır. Wollstonecraft’a göre Avrupa kültüründe terbiye/edep/adap kavramlarıyla ahlak kavramı birbirine karıştırılmaktadır. Özellikle kadınlardan beklenen, edepli ve terbiyeli olmalarıdır; etik tartışmalar kadınlar için değildir. Wollstonecraft işte tam olarak bunun değişmesi gerektiğini düşünmektedir: Kadınların ahlaka yaklaşımlarını “toplumsal açıdan uygunluk/münasiplik” kriterlerinin pençesinden kurtarmak gerekmektedir; buna uygun bir ahlak eğitimine ihtiyaç bulunmaktadır.
Wollstonecraft çok önemli bir soru sormaktadır: Zihni cinsiyetlendiren nedir? Kadınların sadece özel alanda itibarlı olmanın ve hürmet görebilmenin kurallarını öğrenip bu kurallara sıkı sıkıya itaat etmenin hayattaki en önemli şey olduğuna inanmalarına, bu yasaların kölesi olmalarına neden olan kültürel etkiler nelerdir? Bunları bulmak, bunları analiz etmek ve değiştirmek gerekmektedir ona göre ilerleme için.
Siyasal yaşamda kadınlar giderek ilerlemekte olan yurttaş hakları/insan hakları gibi kavramların kendilerini dışladığını gördükçe buna karşı mücadelelerini yüksek sesle yürütmeye başlamışlardı.
Aydınlanma Dönemi'nde kadınların siyasal yaşama katılımlarında o Dönem'in bir icadı olan “salon”lar önemli rol oynamıştır. Salonlar, kadınların ve erkeklerin entelektüel tartışmalar ve fikir alışverişinde bulunmak için bir araya geldikleri işletmelerdi, neredeyse tamamının sahipleri kadınlardı, gündeme hangi konuların alınacağını ve hangi soruların tartışılacağını belirleyenler de tartışmaların moderatörlüğünü yapanlar da kadınlardı. Kadın yazarlar da çoğu zaman başka yerde yayınlatamadıkları bilimsel ya da edebî eserlerini gelenlere bu salonlarda okurlardı. Sanatta kadınların yerine baktığımızda kadınların farklı yollarla sanat alanından dışlandıklarını ve marjinalleştirildiklerini fakat kadınların bu alanda da- tıpkı siyasal alanda olduğu gibi- varlık gösterebilmek için değişik yollar denemekten vazgeçmediklerini görürüz. Örneğin kadınlar sanat akademisine girememektedir, kadınların orada ders vermesi, söz hakkı olması yasaktır. Sanatıyla görünür ve bilinir olmak isteyen kadınlar “tuhaf,” kötü ifadeyle “ahlaksız” olmakla, ama her hâlükârda dönemin ideal kadın anlayışına uymuyor olmakla itham edilmektedir. Bu duruma rağmen, on sekizinci yüzyılda Avrupa’da büyük sanatkârları himayeleri altına alanlar çoğunlukla kadınlardır. Ayrıca kadınlar örtük şekilde salonlarda “sanat eleştirmenliği” yapmaktadır. Ayrıca bütün zorlukları göğüsleyerek edebî bir kişilik olarak bilinir olan, geçimini yazdığı kitaplardan sağlayan kadınlar olmuştur.
Bilim de tıpkı siyaset gibi, sanat gibi bu dönem kadınları için bir mücadele alanıdır. Bilim kadınlarının bilimsel eğitime ve araştırmalara dahil olabilmeleri ancak babalarının, kardeşlerinin ya da kocalarının asistanı sıfatıyla mümkün olabilmektedir. Ayrıca, kadınlar sınıflara, laboratuvarlara, gözlem evlerine ancak eşlik ettikleri erkek aile bireyiyle birlikte ve/veya onların sayesinde girebilmektedirler, kendilerinin giriş hakkı yoktur. Kadınların bilimsel alet edevatları -mikroskop bile- kullanmaları hatta onlara dokunmaları yasaktır.